book etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
book etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2022 Çarşamba

beş şehir / ahmet hamdi tanpınar


… ve durmadan bir şeylere, belki de fakirliğin altında tasavvur ettiğim ruh bütünlüğüne sarılmak, onunla iyice bürünmek arzusunu veren bir ürperme ile dolaşırdım. gerçeği budur ki, anadolu'nun fakirliğinde vaktiyle kendi hastalığı olan ve insanını asırlarca tahrip eden sıtmaya benzer bir şey vardır. tadanlar bilir ki hiçbir lezzet sıtma üşümesi ile yanaşmaz.


kaç defa cebeci'de veya kalede bu evlerden birinde oturmayı düşündüm. fakat evvelâ ankara lisesi'nde, sonra gazi terbiye enstitüsü'nde o kadar cemiyetli bir hayatımız vardı ki, bir türlü bırakamadım.


derinliklerinde allah'ı bulan bir murakabenin hakikati idi. hacı bayram, eriştiği bu hakikatin şevkiyle: “bilmek istersen seni, can içre ara canı, geç canından bul anı, sen seni bil sen seni”
“ey gönül, içmek dilersen cam-ı cem dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.” diye başlayan nefes, unutulmaması gereken eserlerdendir


bakî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş, diyorum. çünkü nağmenin kadehi kendisine boşaltılanı sonuna kadar saklıyor.


erzurum'a üçüncü gidişim ikinci cihan harbi'nin son yıllarında idi. yataklı vagonda yolculuk şüphesiz çok rahat bir şey. fakat insanı garip bir surette etrafından ayırıyor; âdeta eski mânasında yolculuğu öldürüyor. bir mermi gibi sağla solla temas etmek fırsatını bulmadan, gideceğiniz yere sadece yanınızda götürdüğünüz şeylerle varıyorsunuz. falan istasyondan üzülerek veya sevinerek biniyorsunuz, bir başkasında esneyerek iniyorsunuz. ikisinin arasına, kitaplarınızın, her günkü endişelerinizin içinden, ancak şöyle bir göz atılabilen bir iki manzara girebiliyor. asıl yolculuğu galiba üçüncü mevki vagonlarda aramak lâzım. gerçek hayatı halk arasına aramak lâzım geldiği gibi... çünkü orada insanlarla en geniş mânasında temas var.

her istasyonda inen, binen, gidip gelen, ağlayan, sızlayan halkın arasında insan eski yolculuğun mânasını yapan hana, kervana yaklaşmış oluyor. hanlar, kervansaraylar... işte eski yolculukların sihrini yapan şeyler... bir kervana katılmak, bir handa gecelemek... bir gece için tanışmak, ertesi sabah ayrılmak, hayatına bir şey katmak şartıyla görmek... binbirgece'den gil blas'a kadar, eski hikâyeler bu cins tesadüflerle doludur. onlar yolculuğu zengin bir tecrübe hâline getirirdi.


bu üçüncü gidişimde erzurum'u bir öncekine nisbetle daha çok toparlanmış, gelişmiş buldum. yaralar dinmişti. araya zaman dediğimiz büyük yapıcı girmişti. insan ömrü, unutmanın şerbetine yiyecek kadar muhtaç.

bir öğle yemeğini yediğimiz germeşevi sırtlarında iki bin hayvan otluyordu. küçük bir kaynak başında halkalanarak geviş getiren on beş kadar öküze baktım: ebediyetlerinde vakarlı, arızasız sessizlikleri içinde dalgın duran olimposlulara benziyorlardı. geniş gövdeleri ara sıra bir sarsıntı geçiriyor, adaleli boyunları geriliyor, şöyle bir gerdan kırışla bir sineği kovalıyorlar, sonra siyah, ıslak çeneleri gene eski yerine dönüyor; gene aynı rüya bir iplik hâlinde ağızlarında sarkıyordu.

iki cinisli'den bahsedeyim: bunlardan biri, düveninde arslanların çektiği arabasında bir semiramis gibi kurulmuş on iki, on üç yaşlarında bir küçük kızdır. etrafında parlayan, uçuşan, yüzünü okşayan samanın altın parıltısı içinde kumral saçları, daha koyu görünüyordu. küçücük esmer yüzü, sanki topraktan yeni çıkarılmış bir eski madalyondu. çok temiz, düzgün profili, vakarın, güzellik şuurunun yarattığı bir hava içinde yüzüyor gibiydi. düveninde üstünde hiç kimseye bakmadan, dimdik duruyor, rüzgâr çarptıkça vücuduna daha sıkı sarılan yırtık entarisinin içinde küçük, ölçülü vücudu, bir midye kabuğunun düzgün inhinasıyla, birkaç sene sonra gelişecek kadınlığın bütün güzelliğini müjdeliyordu. ertesi gün ona yolda rastgeldik. düve-ninden inmiş olması kendisini küçültmemişti. karpuz tarlaları arası-naki küçük yolda aynı sade vakarla yanımızdan geçip gitti.

ikincisi, mutahhar'ın bahçesinin duvarından konuştuğumuz ihtiyar çiftçi idi. dinç, kır sakallı, gür kaşlı, uzun boylu bir ihtiyar. seksen yaşında imiş. hâlâ bir toprak tanrısı gibi sağlamdı. elindeki değneğe dayanarak bizimle vakarlı, saygılı konuştu. yanında ortakçı olarak çalıştığı mutahhar'a onun dostları bildiği bizlere gösterdiği saygı içinde, toprağa yakın olduğu için kendisini tann'ya daha yakın bulmanın şuurunu, gururunu duymamak kabil değildi. bu bir insan değil, âdeta, yaşlı bir çınardı. bir ara yerden bir avuç saman aldı,ellerinin arasında bir nezri yerine getirir gibi oğuşturup havaya üfledi. bütün hareketlerine baktım; tabiatın yetiştirici kuvvetlerine bir ibadet gibiydi. geleceğimiz gün onu oğluyla, torunlarıyla gene aynı yerde çalışırken gördük. soyunun sopunun içinde mesut bir kitab-ı mukaddes ihtiyarı sandık. bu iki cinisli bana insanoğlunun sadece toprakla temas ederek yaptığı bir arınmanın muzaffer, ilâhî mahsulleri gibi geldi.

cinis'ten içimde, biri ölümünün eşiğinde bekleyen, öbürü hayatın kapısından henüz girmiş bu iki insanın bende uyandırdığı bir yığın düşünce ile ayrıldım. harp yıllarının iskelet takırtılarıyla dolu dünyası içinde, dört bir yanı kavrayan yangın ortasında, onlar benim için yeni bir âlemin, asıl insanlığın dersini verir gibiydiler. insanlar çalışırken ne kadar mesut oluyorlar! yaratmanın hızı, onları içlerinde kavrayıp kurduğu zaman bu ölüm makinesi ne kadar güzel, ne temiz bir ahenkle işliyor! sonra insanoğlu mesut olunca bütün varlık nasıl değişiyor, ölüme kadar her şey nasıl sevimli, can yakın oluyor, hiçbir şey kendi alın teri kadar bir insanı tatmin edemez. çalışan insan kendi varlığında hüküm süren bir ahengi bütün kâinata nakleder. hayatın biricik nizamı bu ahengin kendisi olmalıdır. böyle olunca her şey değişir, peşinde koştuğumuz muvazeneyi buluruz. şüphesiz bugünün büyük meseleleri var. fakat hiçbiri kanla halledilemeyecek, insan ruhu kendi gerçeklerine erişene kadar bu acıyı çekecek.

erzincan ile erzurum arasında her gün işleyen küçük trende -sadece bu trenin varlığını düşünmek aradaki bu yirmi yılın nasıl geçtiğini gösterir- izinli asker, tedaviye giden çocuk, iş adamı, düğün davetlisi, hepsi ayrı ayrı sebeplerle bu trene binmiş bir yığın kadın, erkek, köylü, kasabalı halk arasında zihnim hep bu düşüncelerle doluydu. ayakta zengin ovayı seyrediyorduk. ikide bir, karasu'nun bir yanından bir pelikan kalkıyor, havada geniş bir kavisle etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra ovanın içinde süzülüp gidiyordu.

trene bir yığın insan bindi. hepsinin yüzünde açık havanın, sıcak suyun izleri var. çocukların yüzleri bir meyva gibi taze.tren yavaş yavaş şehre giriyor. yayla gecesi avının üstüne sıçramış büyük bir kuş gibi her yanı sarıyor. dört yanımı alan büyük insan kalabalığına rağmen derin bir gurbetle mumyalaşmış, küçük, çok küçük bir şey oluyorum. bir yığın sezişler arasında, geniş, karanlık bir suda imişim gibi, bu su ile beraber akıyorum.


“biz dil gibi bir turfa muammâda nihânız”neşatî'nin "turfa muamma" diye adlandırdığı insan ruhu, en tabiî iklimlerinden


"ne diye bunun böyle olmasından mustaribim?" diyordum. "niçin mutlaka hayatta bir devam istemeli ve neden bir ihtiras sahibi olmalı? bütün bunların lüzumu ne? bütün pınarlardan içmiş olsam bile ne çıkar? lezzetle bitirdiğimiz her kadehin dibinde hep aynı ifrit, kül rengi hade-kalarında hiç bir aydınlığın gülmediği kayıtsız, sabit gözlerle sarhoşluğumuzda gülecek olduktan sonra... ömrümüzü idare eden kudretler arzularımıza ne kadar uygun olurlarsa olsunlar, bizi ondan kurtaramazlar. bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur. hayat nimetlerinin değişikliği içinde bize, yaratıcı işaretten kalan en büyük miras bu can sıkıntısıdır. diyarlar fethedelim, mucizesine erilmez eserler verelim, her ânımıza bir ebediyet derinliği veren ihsasların birinden öbürüne

9 Nisan 2022 Cumartesi

dostoyevski yalnızlığın keşfi / stefan zweig



yakup gibi daima melek’le savaşmak zorunda kalır, daima tanrı’ya isyan eder ama yine eyüp gibi sonunda hep o’na boyun eğer. tanrı, onun bir şeylerden emin olmasına ya da miskinleşmesine asla izin vermez. dostoyevski, onu sevdiği için daima cezalandıran tanrı’yı her an hisseder. (s.20)


asil bir soydan gelen babası, tıpkı schiller’inki gibi askeri bir hekimdi, ancak annesi köylü soyundandır. bu sayede rus halkının her iki kaynağı da dostoyevski’nin kanında verimli bir biçimde birleşir ve aldığı katı din eğitimi, yapısındaki şehveti erken yaşlarda esrimeye dönüştürür.


ünlü kısa romanı insancıklar… 1844 yılında, 24 yaşındayken yalnızların en yalnızı dostoyevski, “ateşli bir tutkuyla ve evet, neredeyse göz yaşı içinde” bu ustalık eseri, bu insanlık çalışmasını yazmıştır. (…) el yazmasını gözden geçirmesi için nikolay nekrasov’a emanet eder. iki gün haber çıkmaz nekrasov’dan. geceleri evinde bir başına oturup düşüncelere dalar, gaz lambası sönene kadar çalışır durur. sonra bir gece, saat sabaha karşı dörtte kapı zili hiddetle çalınır. nekrasov, şaşkınlık içinde kapıyı açan dostoyevski’nin kollarına atılır, onu kucaklayıp öper ve coşku içinde alkışlamaya başlar. nekrasov, el yazmalarını bir arkadaşına okumuştur. ikili gece boyunca sırayla birbirlerinin okumalarını dinlemiş, zaman zaman alkış tutup ağlamış ve sonunda ikisi de dayanamamıştır: gidip dostoyevski’yi kucaklamak istemişlerdir. gece vakti çalan nu kapı zili, dostoyevski’nin şöhretinin yeşermeye başladığı ilk andır. bu iki dost, sabahın ilk ışıklarında ateşli sözler ve esrimeyi paylaşırlar onunla. sonrasında nekrasov heyecanla rusya’nın en güçlü eleştirmeni belinski’nin kapısını çalar, el yazmalarını bayrak gibi sallayarak “yeni bir gogol doğdu” diye seslenir daha kapıdan.. böylesine büyük bir coşkuya hiddetlenen şüpheci belinski, “sizin buralarda gogol’lar mantar gibi bitiyor zaten” diye homurdanır. ancak ertesi günü dostoyevski onu görmeye gittiğinde bakışı tamamen değişmiştir. şaşkına dönen genç adama büyük bir heyecanla “bu yazmalarda ne yaratmış olduğunuzun farkında mısınız siz” diye bağırır.


puşkin’in yüzüncü yaş günü anısına rusya’nın büyük yazarları konuşma yapmak üzere davet edilir. öncelikle batı eğilimli turgenyev’e ömrü boyunca dostoyevski’nin şöhretini gasp etmiş olan yazara verilir. konuşması dostane ve nazik bir havada sürdürür. ertesi gün ise konuşma sırası dostoyevski’dedir. o ise doğaüstü bir sarhoşlukla, kıvılcımlar saçan sözler sarf ederi. alçak ve boğuk ses tonu, esrikliğinin alevleri arasında aniden bastıran bir fırtına gibi yer yer yükselir ve rus halkının bütünleşmesinin kutsal bir amaç olduğunu müjdeler. dinleyiciler, heyecan içinde iki büklüm olup dizlerine kapanırlar dostoyevski’nin. tören yapıldığı salon coşku dolu nidalarla sarsılmaktadır, kadınlar ustanın ellerini öperken bir üniversite öğrencisi önünde baygınlık geçirmektedir. bunun ardından diğer konuşmacılar ise söz almaktan vazgeçerler. coşku sonsuza uzanır gibidir; dostoyevski’nin başındaki dikenli tacın üzerinde, zafer halesi ışıl ışıl parlamaya başlamıştır.


tanım olarak her ikisi de yazar olan ve mevkileri itibarıyla de aristokrat bir soydan gelen dostoyevski ve oscar wilde varlıklarını sürdürdükleri burjuva ortamlarından koparılarak hapse atılırlar. fakat wilde bu sınanmasında havanda öğütülürcesine paramparça olurken, dostoyevski kızgın potada eritilen tunç misali ruhunu yeniden biçimlendirir. (…) wilde hapisten çıktığında bitmiş haldedir. dostoyevski içinse çıkışı, yeni bir başlangıçtır. wilde kızgın korlar arasında değersiz bir çamura dönüşürken, dostoyevski’ye pırıl pırıl bir sertlik kazandırır. wilde karşı koyduğu için adete bir köle gibi şiddetle cezalandırılırken, dostoyevski kaderine duyduğu sevgiyle ona galip gelir.


dostoyevski de bu hastalıktan asla şikayet etmez. evet, hastalığını yenmek için herhangi bir zaman diliminde ciddiyetle bir tedavi yöntemi aramış olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. imkansız olanı, yani o sonsuz amor fati sayesinde kendi hastalığını, tüm diğer yüklerde ve tehlikelerde yaptığı gibi kaderi olarak benimseyip sevmiş olduğunu gönül rahatlığıyla kesin gözüyle bakabiliriz.


sanatçı dostoyevski ,en mükemmel ikilik mahsulüdür, sanatın belki de insanlığın en büyük düalistidir.


hararetli sabırsızlığı; yumuşak geçişlere, ahenge, sönük yükselişlere katlanamaz. dostoyevski “salam-sosis üretmekten başka bir şey bilmeyen” alman tüccarlarının mantığına uygun olarak özenle, tutumlulukla ve hesap kitap yaparak para kazanmayı sevmez; onu cezbeden şey tesadüflerdir: kendini bütüne teslim etmektir. o yeşil masanın başında durduğunda dünyevi kaderi bitmek bilmez bir meydan okumayla, bilerek veya bilmeyerek âdeta iradesini taklit etmektedir: kararlarının ufacık anlara sıkıştırılması, kor gibi yanan iğnesini en derin sinire kadar batıran o heyecanın en uç noktaya kadar sivriltilmesi; sara krizini başlamadan sezinlemesiyle sara yıldırımımın bir anda düşmesine ve semenovski meydanında yaşadığı o unutulmaz ana benzer.

çünkü o uçurumları sever; yaşamın derinliğine, tesadüfün doğaüstülüğüne hayrandır. o gözü kara bir tevazu içinde kendi gücünden daha güçlü olan erkleri sever ve onları her seferinde tahrik ederek öldürücü yıldırımları her seferinde üzerine çekmeyi başarır.


… fakat kötü olanı yok ederken kendi gücünün büyük bir kısmını da kaybeder. yaşamında payına düşen her şeyde olduğu gibi ikiliklerinde de tutku dolu olan dostoyevski, onun için donup kalma anlamına gelen uyuma ulaşmayı itemez.


kusurlarını, hastalığını, kumarı, ruhundaki kötülüğünü, hatta şehvet arzusunu bile sever zira o da fani bedenin bir metafiziği; haz almanın sonsuza uzanan iradesidir.


onun için doğru yaşamak şöyledir: güçlü yaşamak ve her şeyi yaşamak, iyiyi de kötüyü de bir arada ve her ikisini de en güçlü en sarhoş edici şekillerde deneyimlemek. bu nedenle dostoyevski asla belirli bir norm değil yalnızca yoğunluk aramıştır. yanı başında ise tolstoy, eserinin tam ortasındayken huzursuzlanarak ayağa fırlar ve nefesini tutup sanatı bir yana bırakarak ömrü boyunca neyin iyi neyin kötü olduğu; doğru mu yoksa yanlış mı yaşadığı sorularıyla kendine acı çektirmektedir. bu nedenle tolstoy’un hayatı didaktiktir, bir tür eğitim kitabı ve bir hiciv yazısıdır. dostoyevski’nin hayatı ise bir sanat eseridir; bir trajedi, bir yazgıdır. o, amaca uygun olarak eylemlerde bulunmaz, bilinçli hareket etmez; kendini sınamak yerine yalnızca güçlendirir. ,


o ızdırapların olduğu kadar hazların da müptelasıdır, adeta içgüdülerin kölesidir.


dostoyevski yaşama üstün gelmeyi istememiştir, onu hissetmeyi istemiştir.

…turgenyev rusya’yı ileriye itmeye çabalarken tolstoy geri çeker durur. kimsenin huzuru kalmamıştır. çarlık rejimi doğrudan komünizm kökenli bir anarşi ile karşı karşıya kalmıştır; eskiden kalma katı ortodoks inancı ise doğrudan fanatik ve çılgınca bir ateizme evrilmektedir. hiçbir şey kesin değildir, bu çağda hiçbir şeyin değeri ve ölçüsü kalmamıştır.


dostoyevski’nin dünyası karşısında dehşete kapılan ünlü bir fransız, orayı bir tür sinir hastalıkları hastanesi olarak tanımlamıştır. gerçekten de yüzeysel bakıldığında burası ilkin öylesine fantastik bir etki alanıdır ki! buram buram konyak kokan meyhaneler, hapishane hücreleri, varoş mahallelerdeki virane odalar, genelevlerle dolu sokaklar, içlerinde rembrandt’ın karanlığında kendinden geçmiş siluetlerin karmaşasının yaşandığı birahaneler, bir katil ve havaya kaldırdığı ellerinde kurbanın kanı; dinleyicilerin kahkahaları altında ezilen bir sarhoş, sokağın alacakaranlığında bekleyen vesikalı kız, sokak köşelerinde dilenen sara hastası çocuk, sibirya’nın katorgasındaki yedi cinayet işlemiş bir katil, sokak serserilerinin yumrukları arasında kalmış kumarbaz, karısının kilitli kapısı önünde bir hayvan gibi debelenen ragojin, kirli yatakta can çekişen dürüst hırsız… duyguların yeraltı dünyasıdır burası, tutkuların cehennemidir! ah öylesine trajik bir insanlık; bu suretler üzerine çökmüş öylesine rus kılıklı, öylesine gri ve öylesine aydınlanmak nedir bilmeyen boğucu bir gökyüzü; yüreklere ve toprakların üzerine çökmüş öylesine bir karanlık ki! bahtsızlığın vatanı, çaresizliğin çölleri, merhametin ve adaletin olmadığı bir araf gibi.


cogito ergo sum yerine “acı çekiyorum öyleyse varım”


keza dostoyevski’nin sadece kendi zıtlığının esiri olmadığı, aynı zamanda onun vaizi olduğunu da asla unutulmamalıdır.


nasıl ki dostoyevski rus çiftçilerinden kendi azizlerini yaratmışsa, rembrant da incil’dekileri andıran kendi figürlerini liman sokaklarında karşılaştığı örneklerden yola çıkarak şekillendirmiştir. her ilkesine göre de yaşamın en bayağı şekillerinde esrarengiz ve bilinmedik güzellikler gizlidir. her ikisi de halkın döküntüleri içinde kendi isalarını bulmuştur. her ikisi de yerküre güçlerinin daimi oyununun ve zıtlıklarının farkındadır. her ikisi de hem dünyevi olana hem de ruhsal olana aynı güçle etki eden aydınlığı ve karanlığı tanır. ışık, burada da orada da yaşamın nihai karanlığından türemiştir.


her sanat, yaratmak için itici güç olarak huzursuzluğa ihtiyaç duyar. keza yaratımını nihayet erdirirken en az onun kadar üstün bir dinginliğe ihtiyaç duyar.


oysa tutku dolu dostoyevski, sadece merakımızı, ilgimizi istemez, bizi bütün olarak ister. tüm ruhumuzu, hatta bedenimizi arzular. önce içsel boyutu elektrikle yükler ve arından ince zekayla duyarlılığımızı artırır. bir tür hipnoza girer ve onun tutku dolu iradesi karşısında kendi irademizi kaybederiz: bir büyücünün belirsiz mırıldanışı gibi, bitmeyen anlamsız konuşmalarla duyularımızı kuşatır, sırlar ve imalarla bizi efsunlayarak derinlere kadar ona eşlik etmemizi sağlar.


“hangi şartlar altında çalıştığımı görselerdi keşke. benden kusursuz başyapıtlar bekliyorlar ama ben bütün bu acı, çileli sıkıntılar nedeniyle acele etmek zorundayım” diye haykırır acıyla. huzur içinde kendi mülkilerinde yaşayarak satırlarını mükemmelleştirip düzenleyebilen, ancak bunun dışında başka hiçbir şeylerini kıskanmadığı tolstoy ile turgenyev’e lanetler okur.


… yoksulluğun kamçısı altındayken dahi sayfaları adeta tek tek özenle inceler; karısı açlıktan ölmek üzereyken ve ebenin parasını bile ödeyememişken budala eserini iki kez yok eder. kendisi bitmez tükenmez bir kusursuzlaştırma arzusuna sahiptir ama içinde bulunduğu yoksulluk da bitmek bilmez.


karamazov’un şehveti ise bir yaşam hazzıdır, sefahati kendini kirletmeye kadar götürür. onun şehveti, yaşamın en alt katmanına kadar inerek ona karışma isteğini yaratan derin bir dürtüdür; sırf yaşam olduğu için, canlılığın esrimesi içinde onun en sefil halini, özünü tatma arzusudur.


bitmeyen bir huzursuzluk içinde olan dostoyevski, sakin ve aydınlanmış insanda yaşamın en üst formunu görmesi; ikilemlerin adamı nihai ideal olarak birliği talep ederken, bir isyancı olarak da teslimiyeti şart koşması ne gariptir. dostoyevski’nin tanrı çilesi, karakterlerinde tanrı hazzına, şüpheleri hakikate, histerisi esenliğe, ıstırabıysa evrensel bir saadete dönüşmüştür. dostoyevski için nihai ve en güzel varoluş hali, saflıktır, çocuksu bir yüreğe ve doğal bir neşeye sahip olmaktır ki bu farkındalık hatta yüksek bir farkındalık kazanmış olan ama bunu hiçbir zaman tadamamıştır ve bu nedenle de insan için en yüce olanın özlemini duymuştur.



28 Şubat 2022 Pazartesi

dostoyevski'nin kadınları

 

nastenka 


nastasya flippovna


gruşenka



Illustrations, Ilya Glazunov

gülşen-i raz


 









her şey karşıtı ile bilinir!
oysa allah'ın ne benzeri vardır ne de zıddı
akıl yoluyla giden, benzeri ve karşıtı olmayanı
bilebilir mi?
...
öze inersen, anlarsın ki,
gören de o'dur, görünende,
göz de!
...
tutuklu gibi bir hücreye
hapsolup kalmışsın!
...
zalim ve cahildir insan,
bu nitelikler nurun karşıtıdır;
lakin nurun gizlerine de sahiptir.
...
söz arasında 'ben' dedikçe
bu söz cana imadır dersin!

30 Ocak 2022 Pazar

ikaros'un sayıklamaları / m.t.



sonuçlar her zaman hikayelerden daha önemlidir.
çok hayati kararlar vereceği zamanlarda hep bu dağ evine kaçardı. alp dağlarının bilinmeyen derinliklerinde yıllar öncesinde bir kaşif tarafından keşfedilen bu yeri hiç kimseler bilmezdi. burayı ziyaret ettiği ilk gün heyecandan bir süre konuşamamış, kendisini bıraktığı bu güzelliklerden uzun süre sonra uyanınca da buraya hemen bir dağ evi yapılması emrini vermişti. daha sonraları kâşifin planını çizdiği gezi patikaları dağ evinin etrafına inşa edilmişti. evden çıkıp patikayı takip edip büyük bir yay çizerek dereleri, tepeleri ve dahi bin bir renkli güzellikleri aşıp eve geri dönebilirdiniz. bu çapta bir tur yaklaşık 6 saat kadar sürer ve eve dönüldüğünde turu yapanlar yeniden doğmuş gibi mutlu ve zinde olurlardı.
1939 yılı yaz ayının son günlerinde yeniden bu dağ evine yolu düşmüştü. vermesi gereken bir karar vardı ve bu karar birçokları için hayati olabilirdi. sabah erken saatlerde evden ayrılacağını ve patikada yapacağı gezinti sonucunda kafası rahatlamış bir şekilde kararını vereceğini etrafındakilere iletti.
önceki yüksek tempoda başladığı yürüyüşü ufak bir şelalenin ufacık bir dereye dönüştüğü bir noktada durdu. ufacık şelalenin düştüğü yerde oluşan oyukta kıpır kıpır kıpırdanan birkaç büyüleyici renge sahip balık onu adeta yere çiviledi. hayatında ilk defa şahit olduğu bu balık türü ve üzerlerindeki tanımsız renkler başını döndürdü. oyuğun üzerine hafiften eğilmiş, yeşilin en koyu tonlarına sahip bir çam ağacının kanatlarında gördüğü bir garip kuşun mırıldandığı şark onu çocukluğuna götürdü. aynen güzel annesinin o uyusun diye arada bir söylediği ninni gibiydi adeta. kuşun hafifçe kıpırdayışı sonrası dalgalanan ağaçtan enfes bir koku yayıldı etrafa. bu müthiş koku tanımlanmayacak bir baş dönmesi yaptı onda ve sonrasındaki derin sessizliği bir hafif rüzgar fısıltısı bozdu. rüzgar adamın üzerinde hafifçe bir reverans sonrası salıverdi kendisi ovaya. sapsarı papatyanın başını okşadı nazikçe, papatyalar kaldırdı başını teşekkür edercesine. ve belki de yağmur dilendiler bu cömert rüzgardan. rüzgar yükselip tutuverdi kar beyazı bir bulutun bacaklarından. bulut rahmet olup yağmaya başladı papatyaların üzerine. ve usul usul kayboldu sessizce. ta ki o zaman fark etti adam, bulutun arkasında takılıp ta dağ evine kadar geldiğini. yaşamın verdiği bu heyecan onu müthiş rahatlatmış ve alması gereken kararı çoktan vermişti.
adolf hitler hızlıca girdiği dağ evindeki çalışma odasına derhal telgraf çekmesini emretti. almanya bir sonraki günün sabahın polonya’yı işgal etme kararı almıştı. 1 eylül 1939 sabahı saat 04.45’de almanya’nın polonya’yı işgali ile 4 sene sürecek ve 72 milyon cana mal olacak ikinci dünya savaşı başlamıştı.

• kesin olan tek şey kesin bir şeyin olmaması. bu sebepledir ki insanın kendisini arada bir belirsizliğin kucağına bırakması gerekir. hayatın en güzel bölümleri bazen başlıksız ve o bölüme çok çok sonraları anlamlı bir başlık bulabilirsiniz.

•  "bütün sorunlarımızı, bizzat kaynağı olan beyinlerimizle çözmeye çalıştığımız için var zaten 'umut' "

•  kimine öğretilen, kimine ezberletilen ve kimine ise tattırılan korkular her yanımızda. daha çok köleleşerek daha da özgürleşeceğimizi düşündüğümüz bir dünyada yaşıyoruz artık.

•  beni korkutan karanlıkta bir şey görememek değil, karanlığın kendisini görememekti.

•  insan evladı egosu şişirilip akıl ve zekası söndürülmüş ilkel bir varlıktır.

•  çocuk, başta sadece rüya vardı, uyuyordu bütün evren, insan da… fakat doyumsuzdu insan evladı, gerçeklik talep etti, uykudan uyanıp medeniyet kurmak istedi. dinlerin yasak meyve ile metaforlaştırdıkları durumdu bu. talep düzen kurucu tarafından kabul edildi ve iyi niyet göstergesi olarak evren insanoğluna hediye edildi. insanoğlu tabiata karşı dayanıklı olup hayat kalabilmesi için “hırs” ve birbirlerini sürekli sevebilsinler diye “aşk” yüklendi. öne sürülen tek şart, verien sürede medeniyetin kurulmaması durumunda dünyaya geri dönmekti. insan evladı medeniyet inşa etmek yerine kendisine bahşedilen hırsı vahşileştirdi, aşkı güce peşkeş çekti. verilen süre insan evladına göre binlerce yıl olsa da bahsedilen düzeyde anlıktı, hızlıca doldu ve rüyaya geri çağrılıyoruz. rüyadan gerçekliğe geçiş sancılı bir süreçti, gerçeklikte kalabilmek daha sancılı, gerçeklikten rüyaya dönmek ise en sancılısı… çevremizde gördüğümüz bütün problemlerin ana kaynağı gerçekliğin silikleşmeye başladığı ilk nesil olmamız. ve yine son zamanlarda meydana gelen olaylarda sebep sonuç ilişkisinin tamamen ortadan kalkıp olayların alabildiğine anlamsızlaşması da uykuya dalmak üzere olduğumuz sırada gördüğümüz anlamsız yarı uyanık rüyalardan ibaret… zavallı. dön artık uykuna

•  yapay zeka kurgusu, akıllı makinelerin insanların işlerini ellerinden alması demek değildir. yapay zeka kurgusu bu akıllı makinelerin dünyanın yönetimine geçmesi demek de değildir.

•   yapay zeka kurgusunun karşılığının aslında gerçekteki ‘siz’in bizzat sanal ortamdaki ‘siz’ tarafından yönetilmek olduğunu anladığımızda takvimler 2030’ları gösterecek.

•  gelecek bütün pazarlama stratejilerinin, siyasal hamlelerin, gelecek tahminlerinin, kitle psikolojisi deneylerinin, bilinçaltı yönlendirmelerininin... üzerine oturacağı platform yapay zeka’nın üzerinde yükseleceği ‘big data’ olacak. iyi yönlendirmesi durumunda bizlere daha iyi bir dünya vaad edecek olan bu tarzdan bir kurgu kötü yönlendirmesi durumunda atom bombasının etkisinin kat be kat aşacak ir kuvvet.

•  … iplerin sıkılığı zaman denilen akışın en son noktasında bütün dünya insanlarını tek vücut yapacaktır. diğer bir tabirle zamanın sonunda bütün insanlar birbirlerinin kopyası varlıklara dönüşeceklerdir. hayatlar sıradanlaşacak ve basitleşecektir.  

13 Ocak 2022 Perşembe

anna karenina / tolstoy


kitabın başında incil'den bir alıntı: "içim nefretle dolu, öcümü alacağım." (dedi rab - romalılar, xıı, satır 19)

· mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

· aşağı indi. inerken kiti'ye –genç kız bir güneşmiş gibi– uzun süre bakmamaya çalışıyordu. ama –güneş gibi– bakmadan da görüyordu onu.

· belki öyledir. ama ne dersen de, şu anda ikimizin, karnımızın doymasını geciktirmek için istiridye yememiz de tuhafıma gidiyor. oysa köyde biz, işimizi yapacak gücü kazanmak için bir an önce karnımızı doyurmaya çalışırız... stepan arkadyeviç sözünü kesti: — elbette öyle, karnımızın doymasını geciktirmek istiyoruz. ama kültürün amacı da her şeyden zevk almanın yollarını araştırmak değil midir?  — kültürün amacı bu ise bir yabani olmayı yeğlerim. — yabanisin zaten. bütün levinler yabanidir.

· stepan arkadyeviç gülümsedi. levin'in bu duygusu hiç de yabancı değildi ona. levin için dünyada kızların ikiye ayrıldığım biliyordu. birinci bölümde kiti'den başka dünyanın bütün kızları bulunuyordu. bu kızlar, insana vergi bütün zayıflıkları olan insanlardı. her yerde görülen, hiçbir özelliği olmayan kızlardı bunlar. ikinci bölümdeyse kiti yalnız başınaydı. hiçbir zayıf yanı yoktu onun, insanların hepsinden çok çok üstündü.

·... evet, kardeşim, kadın dediğin, her şeyin üzerinde döndüğü bir burgudur. benim işler de çok kötü söz gelimi. gene kadınların yüzünden.

· görüyorsun ya, dedi. her şeyinle tam bir insansın. bu senin hem üstün özelliğindir hem eksik yanın. yaradılışın tam günlük yaşamda her şeyin tam olmasını istiyorsun. ama olmuyor. söz gelimi, her işin her zaman amacına uygun biçimde yürütülmesini istediğin devlet hizmetinde bunu bulamadığın için küçük görüyorsun devlet hizmetini. sonra, bir insanın çalışmasının her zaman bir amacının olmasını, aşk ve aile yaşamının her zaman bir olmasını istiyorsun. bu da olmuyor... yaşamın güzelliği, çeşitliliği, olağanüstülüğü gölgelerden, ışıktan oluşur.

· anna arkadyevna. kiti daha ilk anda farkına varmıştı bunun. onun güzelliği, gençliği, anna'nın pek hoşuna gitmişti. kiti daha ne oluyor anlamadan, anna'nın yalnızca etkisi altında kalmadığını, ona genç kızların, evli, yaşlı kadınlara tutuldukları biçimde tutulduğunu da hissetmişti. sonra kiti'ye döndü: 
— benim baloya gelmemi niçin böylesine istediğinizi biliyorum. bu balodan çok şeyler bekliyorsunuz. bu yüzden herkesin orada olmasını, baloya katılmasını istiyorsunuz. 
— doğru, nereden biliyorsunuz bunu? anna:
— oh! dedi. en güzel çağınızdır bu. isviçre dağlarındakinin aynı o koyu mavi dumanı anımsarım. çok iyi bilirim onu... o mutlu çağda her şeyi kaplayan bu duman, çocukluk yavaş yavaş sona ermeye yüz tuttuğunda; bu engin, mutlu, neşeli çevreden çıkan yol daraldıkça bu duman da dağılır. bu yol hem aydınlık hem güzel görünmesine karşın, içine girmek ürperti verir insana... bu yoldan geçmeyenimiz oldu mu

· dünyaya engel tanımaz yaradılışı, bilinmeyen bir şeyin zorladığı aklı olan bir insan olarak gelmenin suçu onun değildi. ama iyi olmayı istemişti hep.

· anna arkadyevna okuyor, okuduğunu da anlıyordu. ama okumak, yani başkalarının yaşamlarının yansımalarını izlemek hoşuna gitmezdi. kendi yaşamak isterdi. romanın kadın kahramanının hasta kocasına hizmet ettiğini okurken, hastanın odasında parmaklarının ucuna basarak kendisinin dolaşmasını isterdi

· şimdi sözünü ettiğiniz şey aşk değil, bir yanılmaydı, dedi. anna ürperdi.
— size bu sözcüğü, bu iğrenç sözcüğü ağzınıza almayı yasakladığımı unuttunuz mu? dedi.
ama yalnızca bu yasakladığımı sözcüğüyle vronski üzerinde bilinen hakları olduğunu kabul ettiğini, böylece de vronski'ye aşktan söz etmek cesaretini verdiğini anlamakta gecikmemişti

· gerçek yaşamda da karşılaşabiliyorsun işte öyleleriyle... felaket bir şey oluyorlar. kadın dediğin öyle bir yaratık ki, istediğin kadar incele, gene de hiç bilmediğin yanlarıyla karşılaşıyorsun... 
— onun için en iyisi hiç incelememek. 
— hayır... bir matematikçi, "zevk, bilinmezi çözmekte değil, onu aramaktadır," demiş... 

· vronski, kareninlerin terasında saatine baktığında öylesine heyecanlıydı, kendini düşüncelerine öylesine kaptırmıştı ki, kadranda yalnızca akreple yelkovanı görmüş, saatin kaç olduğunu anlamamıştı

· konstantin levin doğanın güzelliklerinden söz etmeyi de, söz edeni dinlemeyi de sevmezdi. sözler gördüğü şeylerin güzelliğini çıkarıp atıyorlardı sanki.

· ikisinin de yüzünde, yeni uyanmış güçlü, genç bir aşk okunuyordu

· levin, üşüdüğü için omuzlarını kaldırmış, yere bakarak hızlı hızlı yürüyordu. bir çıngırak sesi duydu. "ne bu? biri geliyor," diye geçirdi içinden, başım kaldırdı. şosede kırk adım önünde karşıdan dört atlı bir kupa arabası geliyordu. yandaki atlar tekerlek izlerinden kaçmak için içeri kaçıyorlar; ama arabacı yerinde yan oturmuş usta arabacı, tekerlekler düz yere gelecek biçimde sürmeyi başarıyordu arabayı. levin arabayı görmüş, arabanın kimin olabileceğini düşünmeden içine dalgın bakmıştı.

· köşede yaşlı bir kadın uyuyordu. pencerenin önünde –besbelli uykudan yeni uyanmış– bir kız, iki eliyle beyaz şapkasının kurdelelerini tutmuş, oturuyordu. kızın aydınlık, dalgın yüzünde levin'e yabancı, karmakarışık, çok güzel bir ruhsal dünyanın izleri vardı. pencereden kızıl ufka bakıyordu.

· araba tam geçiyordu ki, içtenlik okunan bir çift göz levin'e döndü. kız tanımıştı onu, güzel yüzünü şaşkınlık dolu bir sevinç aydınlatmıştı. yanılmış olamazdı levin. bu bir çift göz tekti dünyada. onun için yaşamın bütün anlamını da, ışığını da kendinde toplayabilecek tek yaratık vardı dünyada. o idi bu. kiti idi. levin onun tren istasyonundan yerguşovo'ya gittiğini anlamıştı. uykusuz geçen bu gecede levin'i heyecanlandıran her şey, verdiği bütün kararlar bir anda yitip gitmişti. bir köylü kadınla evlenmeyi kurduğunu tiksintiyle anımsadı. ona son zamanlarda öylesine acı veren yaşamla ilgili soruların yanıtı yalnızca oradaydı.

· kiti dönüp bakmadı ona. arabanın yay sesleri duyulmaz olmuştu artık. uzaktan çıngırak sesi işitiliyordu yalnızca. köpeklerin havlamalarından arabanın köyü de geçtiği anlaşılıyordu. sonra bomboş tarlalar kaldı, her yanda. köyden uzakta, ıssız şosede yalnız başına yürüyen, her şeye yabancı, her şeyden uzak levin

· bu söz oyunu, sırrını böyle saklayış, bütün kadınlar için olduğu gibi anna için de çok hoş bir şeydi. sırrını saklama zorunluluğu, o andaki amacı değildi onu çeken, saklayışının kendisiydi

· levin, yürütmekte olduğu çiftlik işlerinin, onunla işçiler arasında sürüp gitmekte olan amansız, inatçı bir savaş olduğunu görüyordu şimdi. bu durumun tek nedeni işçilerin neşeyle bir şeyi umursamadan çalışmak eğilimleri levin'in çıkarlarının onlara yalnızca yabancı, anlaşılmaz olmayıp onların çok haklı çıkarlarına taban tabana zıt düşmesiydi

· ağabey kardeş birbirlerine o denli yakındılar, birbirine o denli benziyorlardı ki, en küçük bir davranış, sesin en küçük bir yükselip alçalışı onlar için sözcüklerin anlatamayacağından çok şey anlatıyordu.

· şimdi ikisinin aklında da aynı şey vardı: öteki düşüncelerin hepsini ezen, nikolay'ın, hastalığı, ölümünün yakın olduğu düşüncesi. ikisi de söz edemiyorlardı bundan. dolayısıyla düşündükleri tek şeye değinmeden konuştuklarının tümü yapmacıktı. akşamın bittiğine, yatma zamanının geldiğine levin hiçbir zaman o akşamki kadar sevinmemişti. hiçbir yabancının yanında, hiçbir resmi toplantıda o akşamki kadar yapmacık davranmamıştı, ikiyüzlü olmamıştı. üzüyordu onu bu. ölümü yakın olan sevgili ağabeyi için ağlamak geliyordu içinden. oysa onun ileride neler yapacağı, yaşamını nasıl düzene sokacağı üzerine anlattıklarını dinlemek, doğrulamak zorundaydı.

· dengi olanlara karşı rahat, doğaldı. kendinden küçüklere karşı ise küçümseme dolu bir hoşgörüsü vardı

· karısını, baldızını sordu sviyajski'ye. belleğinde sviyajski'nin baldızı üzerine düşüncesiyle evlilik düşüncesi arasında bir bağıntı olduğu için tuhaf bir çağrışımla, mutluluğunu sviyajski'nin karısıyla baldızından daha iyi hiç kimseye anlatamazmış gibi geldi ona. onlarla görüşeceğine seviniyordu şimdi

· bütün gece ve sabah kendinde değildi. maddesel yaşamın koşullarının bütünüyle dışında hissediyordu kendini. bütün gün bir şey yememiş, iki gece uyumamış, birkaç saat bir gömlekle soğukta oturmuştu; ama her zamankinden daha dinç, daha sağlıklı hissediyordu kendini. bedeninden apayrı, bağımsız olduğunu da hissediyordu. kaslarını zorlamadan yürüyor, her şeyi yapacak güçte hissediyordu kendini. gerekirse uçabileceğine ya da şu evin duvarını bir omuzda yıkabileceğine kesin inancı vardı. kalan iki saati doldurmak için sokaklarda dolaştı. ikide bir saatine bakıyor, çevresini seyrediyordu.

· o sabah gördüklerini bir daha hiç görmedi ömründe. özellikle, okula giden çocuklar, çatılardan uçarak kaldırıma inen kül rengi güvercinler, görünmeyen bir elin sergilediği, una bulanmış ekmekler çok duygulandırmıştı

· inanacak mısın, onun iyi yürekli, yüce gönüllü, soylu bir insan olduğunu, onun tırnağı kadar değerim olmadığını bile bile nefret ediyorum ondan. yüce gönüllülüğü için nefret ediyorum

· şimdi ise yeteneklerinin yarısı kendi kendini aldatmaya, öteki yarısı da bu aldatışı haklı göstermeye yönelmiş durumda

· bu nedenle vronski de –aç bir hayvanın, yiyecek bir şeydir umuduyla önüne gelen her şeye saldırdığı gibi– bilinçsizce bir politikaya, bir yeni kitaplara, bir resme sarılıyordu.

· … bu izlenimi de nasıl kapıp içine sindirdiğini, gerektiğinde kullanmak üzere belleğinin derinliklerine gizlediğini fark etmemişti. golenişçef'in daha önce anlattıklarından zaten iyi bir izlenim edinmemiş olan ziyaretçiler ressamı görünce daha büyük bir düşkırıklığına uğradılar. kahverengi şapkasının, zeytin yeşili pardösüsünün, dar pantolonunun –oysa geniş pantolon modası çıkalı çok oluyordu– içinde mihaylof orta boyuyla, kalın bedeniyle, hantal yürüyüşüyle, özellikle de yüzündeki ürkeklik ve değerinin anlaşılması isteğiyle birleşmiş o bayağı anlatımla ziyaretçiler üzerinde tatsız bir izlenim bırakmıştı.

· mutluydu; ama aile yaşamının içine girince her an, hayal ettiği şeyin bu olmadığını hissediyordu. sıkça, durgun bir gölde küçücük bir kayığın düzgün, mutlu gidişini seyreden bir insanın, bu kayığa kendi bindiği anda hissedeceklerini hissediyordu

· karavana atmıştı. vurduğu çulluğu aramaya gittiğinde onu da bulamadı. sazlığı adım adım dolaştı. ama onun kuşu vurduğuna inanmıyordu laska. sahibi onu avı aramaya yollayınca da arıyor gibi yapıyor; ama aramıyordu

· şimdi anna'nın yüzünde gördüğü, yalnız âşık kadınlarda görülen o geçici güzelliğe hayran

· onlar oyun oynarlarken hiç eğlenememişti. anna ile vasenka veslovski arasında oyunda da sürüp giden o flört havası ile bir çocuk oyununu çocuksuz, kendi başlarına oynayan bu koca insanların davranışlarındaki yapmacıklık hiç hoşuna gitmemişti. ama başkalarının neşesini kaçırmamak, zamanı şöyle ya da böyle geçirmek için bir süre dinlendikten sonra yeniden katılmıştı oyuna. eğleniyormuş gibi davranmıştı. o gün kendini, bütün gün tiyatroda sahnede, kendinden iyi artistlerle oynuyor, yeteneksizliğiyle oyunu berbat ediyor sanmıştı.

· kalabilirse, iki gün kalmak amacıyla gelmişti buraya. ama akşam üzeri oyun oynarken, devrisi gün dönmeye karar vermişti. gelirken yolda öylesine nefret ettiği o acı dolu annelik endişeleri şimdi, onlarsız geçirdiği bir günün sonunda bambaşka görünüyorlardı ona. kendilerine çekiyorlardı onu.

· onun güzelliğine, zekâsına, kültürüne, aynı zamanda sadeliğine, içtenliğine hayran kalmıştı

· ama kanıt değil benim için gerekli olan. sevgi istiyorum ben

· hiç beklenmedik bir biçimde dilinin ucuna gelen sözcükler döküldü ağzından: — tanrım sen acı bize! bağışla, yardım et! tanrı'ya inanmayan levin yalnız ağzıyla söylemiyordu bunu. şimdi, o anda, içindeki kuşkuların değil, içinde olduğunu bildiği, aklıyla inanmasının olanaksızlığının bile tanrı'ya yalvarmasına engel olamayacağını biliyordu. bunların hepsi yok olmuş, uçup gitmişti ruhundan şimdi. kendini, ruhunu, sevgisini elinde hissettiği ona yalvarmayıp da kime yalvaracaktı o anda

· ... bence maaş herhangi bir şeyin ücretidir. bu ücretin de arz talep yasasına uyması gerekir. maaş bağlanmasında bu yasaya uyulmazsa, –söz gelimi, görüyorum, okulu bitiren iki mühendisten, aynı şeyleri bilen, aynı derecede yetenekli iki mühendisten biri kırk bin alıyor, öteki iki binle yetinmek zorunda kalıyor. ya da birtakım hukukçuları, süvari subaylarını büyük maaşlarla, hiç anlamadıkları işlere, banka müdürlüklerine getiriyorlar– evet, bütün bunlardan maaşların arz talep yasasına göre değil, doğrudan doğruya keyfe göre bağlandığı sonucunu çıkarıyorum. burada çok önemli, devlet hizmetinde kötü etkileri görülen bir kötüye kullanmadır söz konusu olan. bence...

· aile yaşamında bir şey yapabilmesi için karı koca arasında ya kesin bir anlaşmazlık ya da sevgi dolu bir anlaşma olmalıdır. karı koca arasında ilişki belirsizse, anlaşmazlık da, sevgi dolu anlaşma da yoksa, bu durumda hiçbir şey yapılamaz.

· çok aile, sırf karı koca arasında tam bir anlaşmazlık ya da anlaşma olmadığı için ikisinin de çoktan bıktıkları yeri yıllarca değiştiremezler

· anna kompartıman arkadaşlarını unutmuş, vagonun hafif sallanışları arasında, tertemiz havayı ciğerlerine çekerek düşünmeye başlamıştı gene. "evet, nerede kalmıştım? kendime, benim için yaşamanın acı olmayacağı bir durum düşünemeyeceğimde. hepimizin acı çekmek için yaratıldığımızda. bunu hepimizin bildiğinde, kendi kendimizi aldatmak için birtakım şeyler düşündüğümüzde. ama gerçeği görünce ne yapmalı?"
anna'nın karşısında oturan kadın dudaklarını büzerek fransızca: — insana akıl, onu huzursuz eden şeylerden kurtulması için verilmiştir, dedi. söylediği bu cümleyi pek sevdiği belliydi. kadın anna'nın düşüncelerine yanıt vermişti sanki.
"onu huzursuz eden şeylerden kurtulması için," diye yineledi içinden. al yanaklı adamla sıska karısına bir göz atınca hastalıklı kadının kendini anlaşılmamış bir kadın saydığını, kocasınınsa onu aldattığını, karısının kendi için bu düşüncesini benimsediğini anladı. anna, düşünce ışığını üzerlerine çevirince onların bütün serüvenlerini, ruhlarının en gizli köşelerini

· ayrıca, karısı doğum yaparken hiç beklenmedik bir şey olmuştu levin'e. tanrı'ya inanmıyordu; ama o anda, inanan bir insan gibi dua etmeye başlamıştı. ama o an gelip geçmişti. o andaki ruhsal durumuna ruhunda bir yer veremiyordu şimdi. o zaman gerçeği gördüğünü, şimdi yanıldığını kabul edemiyordu. çünkü bunu serinkanlılıkla, sakin sakin düşünmeye başlayınca düşünceleri darmadağın oluyordu. yanıldığını da kabul edemiyordu. çünkü o andaki ruhsal durumuna değer veriyordu. bunu zayıflığın bir sonucu olarak kabul etmekle o dakikaların anısını kirletmiş oluyordu. acı dolu bir çelişki içindeydi. kendi kendiyle bu çelişkiden kurtulmak için ruhunun bütün gücünü seferber etmişti.moskova'da köyde geçirdiği son aylar içinde, aradığı yanıtı materyalistlerde bulamayacağı kanısına varınca eflatun'u, spinoza'yı, kant'ı, schelling'i, hegel'i, schopenhauer'i yaşamı maddeci olmayan bir görüşle inceleyen filozofların hepsini tekrar tekrar okudu.ama sorunların çözümünün nasıl olacağını okumaya ya da düşünmeye başlar başlamaz, hep aynı şey oluyordu. ruh gibi, irade, özgürlük, maddenin özü gibi kesin anlamı olmayan sözcüklerin uzadıkça uzayan açıklamalarından giderek, filozofların ona kurduğu (ya da kendi kendine hazırladığı) söz tuzaklarına bile bile düşerek, bir şeyler anlar gibi oluyordu. ama düşüncelerin yapay zincirini unutması, yaşamı bırakıp belirli bir düşünce zincirine bağlı kaldığında onu doyuran şeye dönmesi yetiyordu bütün bu yapının iskambil kâğıtlarından bir ev gibi birden yıkılmasına; bu yapının, yaşamda akıldan önemli bir şeye bağlı kalınmadan, çeşitli anlamlar verilebilecek sözcüklerden kurulduğu gerçeğinin birden açıkça anlaşılmasına. bir gün, schopenhauer'i okurken ilkbahar boyunca kendinde değildi levin. korkunç anlar yaşadı. kendi kendine "neyin nesi olduğumu, bu dünyaya niçin geldiğimi bilmeden yaşamam olanaksız, diyordu. öğrenemeyeceğim bunu. öyleyse yaşayamam."

· "sonsuz zamanın bir anında, maddenin sonsuzluğunda, küçücük bir hücre kopuyor organizmadan, bir süre öyle duruyor, sonra patlıyor... ben bu hücreyim işte.

· insana acı veren bir yalandı bu. ama insan düşüncesinin bu yönde yüzyıllar boyu çalışmasının vardığı son ve tek sonuçtu "neyim ben? neredeydim? niçin buradayım?"

insanlar çeşit çeşit

· başkalarını sevmeyi mantık bulmuş olamaz. mantığa aykırıdır çünkü sevmek.


rus düzyazısının en büyük sanatçılarını şöyle sıralayabiliriz; bir, tolstoy; iki, gogol; üç, çehov; dört, turgenyev dostoyevski ile saltikov. çok kişi açıklayamadığı duygularla yaklaşır tolstoy'a. ondaki sanatçıyı sever, vaizden ise son derece sıkılır; ama aynı zamanda, vaiz tolstoy'u sanatçı tolstoy'dan ayırmak da son derece zordur. tolstoy bir bütündür, tektir ve özellikle yaşlılık yıllarında kara toprağın, beyaz tenin, mavi karın, yeşil çayırların, mor fırtına bulutlarının güzelliğine bakıp da içi giden adamla edebiyatın günahkârlık, sanatın ahlâkdışı olduğunu ileri süren adam arasındaki çatışma, aynı adamın içinde yaşanmaktadır. birçok rus yazarı onun nereden gelip nereye gittiğini, temel özelliklerini merak edip durmuşlardır. puşkin için soylu bir güneşin altında parıldayan mermerdendi; çok daha alt düzeyde bir sanatçı olan dostoyevski, onu kan, gözyaşı, histerik ve güncel politika ve tere bulanmış bir şey olarak gördü; çehov, çevresini saran sisler içindeki dekorla ilgilenir gibi görünürken şakacı bakışlarını onun üzerinden hiç ayırmadı; tolstoy ise başını eğip yumruklarını sıkarak dosdoğru üzerine yürüdü. gerçeğin ve bir zamanlar isa'nın çarmıhının durduğu yeri buldu ya da kendi benliğinin imgesini... vronski'yi sevdiği kadar onu da sever; her ikisinin de adları aleksey'dir, her ikisi de ona âşık erkekler olarak anna'nın rüyalarını paylaşmışlardır. levin'in evliliği yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda metafizik bir aşk anlayışı üzerine, her an özveriye hazır olmak üzerine, karşılıklı sevgi üzerine kuruludur. anna-vronski birlikteliği ise yalnızca cinsel aşk üzerine kuruludur ve yıkılmasına neden olan da budur. (…) tolstoy'u ilgilendiren ise ahlâkın ebedi isterleridir. ve vurgulamak istediği gerçek ahlâki ders de şudur; aşk yalnızca cinsel olamaz, çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar. böylelikle de günahı içerir. tolstoy bu dersi sanatsal açıdan olabildiğince açık seçik kılmak üzere olağanüstü bir imgeler akışı içinde, birbirine taban tabana zıt iki aşkı yan yana getirir; vronski-anna çiftinin cinsel aşkları (duyumsal açıdan zengin; ama bahtsız, tinselliği kısır heyecanlar içinde debelenip duran bir aşk), öte yanda adını tolstoy'un koyduğu otantik, hıristiyanca sevgi, duyumsallığın zenginliğinden yoksun olmayan; ama sorumluluğun, sevecenliğin, gerçeğin ve aile sevinçlerinin katışıksız atmosferinde denge ve uyum bulan levin-kiti çiftinin aşkları...

tolstoy yaşamı, çok hoşa gidecek bir biçimde, tastamam, biz insanoğullarının zaman duygusuna denk düşecek biçimde canlandırmak gibi olağanüstü bir yöntem keşfetmişti. ... vladimir nabokov

1 Nisan 2021 Perşembe

otomatik portakal / anthony burgess



İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? Madem kimileri iyi insn olmayı seçiyor, madem bundan haz alıyor, onlara hayatta karışmam, kimse de bana karışmasın. Ama bana karışıyorlar. Üstelik kötülük bireye özgüür, sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür vebizleri yaratan tanrı’dır, hemdegururla vekeyifle yaratmıştır. Ama birey olmayan şeyler kötülüğüne katlanamazlar, yani devle ve yargıçlar ve okullar kötülüğe izin veremezler



.. son kodes konasına göregiyinmiştim ve göğsümde, kalbimin hemen üstünde ve bir de sırtımd numara vardı, bu yüzden, gidip gelirken artık küçük kankanız alex değil de 6655321’dim.





..sadece iyilik yapabilen küçük bir makinesin. Ayrıca şu marjinal koşullamalar meslesinin… içyüzünü açıkça görüyorum. Müzik ve cinsellik, edebiyat ve sanat, artık bütün bunlar haz değil acı veriyor herhale.

.. ama asıl günah, temel hedefleri. seçim yapamayan biri insanlıktan çıkar.


29 Mart 2021 Pazartesi

1Q84

“mesele yaşla ilgili değil” demişti aomame de, kararlı bir ses tonuyla. “bu, yaşam tarzıyla ilgili. sürekli kendini koruma kararlılığı sergilemek gerek. saldırıya maruz kaldığında, karşındakinin merhametine sığınmayı kabul etmek, insanı bir yere götürmez. güçsüzlük duygusunu gerektiğinden çok kabullenmek insanı bitirir.

kasların adını kafasına kazımıştı. her bir kasın işlevini ve karakterini, nasıl geliştirileceğini ve gücünü sürekli kılmanın yollarını öğrenmişti. bedeni insanın kutsal tapınağıydı ve aomame’nin, bu kutsamanın azimle, güzellikle ve arı bir halde yapılması gerektiğine sarsılmaz bir inancı vardı.

hassas parmak uçları vardı. kimi insanların deha ölçüsünde müzik kulağına, kimilerinin yeraltındaki su damarlarını bulma yetisine sahip olmaları gibi, aomame’nin parmak uçları da vücut işlevlerini etkileyen hassas noktaları anında bulabiliyordu. bunu birilerinden öğrenmiş değildi. yalnızca doğuştan gelen bir yetenekti.


“şöyle bir söz var” dedi komatsu. “her sanat, her arzu, dahası her eylem ve arayışın iyiye doğru bir yöneliş olduğu düşünülür. o yüzden de, olguların yöneldiği hedefe bakarak iyi olanı doğru şekilde belirlemek mümkündür.” “bu ne şimdi?” “aristoteles. nikomakhos’a etik’ten. hiç aristoteles okudun mu?


aomame sık sık, kendi kendine bir insanın özgürlüğünün nasıl bir şey olduğunu sorardı. insan bir kafesten kurtulsa bile, çıktığında kendini bulduğu yeni yerin aslında daha büyük bir kafes olması olası mıydı acaba?

“yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. o seni sevmese bile.” ayumi bir süre aomame’nin sözlerini düşündü. “hata yaptıktan sonra pişman olmak noktasında aynı.” ikisi aynı anda güldüler. aomame konuşmayı sürdürdü. “fakat konu ister mönü olsun, isterse erkekler ya da başka bir şey, kendi tercihimizi yaptığımızı sanıyoruz, ama aslında hiçbir şeyi tercih ediyor değiliz. en baştan belli olan bir şeyi tercih ettiğimi sanıyoruz belki de. özgür iradenin var olduğunu düşünmek istiyoruz yalnızca. arada sırada bu düşünceler geçiyor aklımdan.” “eğer haklıysan, yaşam aslında karanlık bir yer demektir.” “belki de. “fakat birini yürekten seversen, o ne kadar rezil bir tip olsa da, seni sevmeyen biri olsa da, en azından yaşam cehennem olmaktan çıkar. biraz karanlık olsa bile.” “aynen öyle.” “fakat aomame” dedi ayumi, “düşünüyorum da, bu dünyada mantığa yer yok, empati de yetersiz.” “olabilir” dedi aomame. “fakat artık değiştiremeyiz.” “ürünü geri verme süresi çoktan geçmiş.” “fişini de atmışız.” “çok doğru.


madam da gülümsedi. “bildiğin gibi, ben çok titiz bir insanım. rastlantı, beklenti ya da şans gibi şeyleri dikkate almam. olasılıkları sonuna kadar inceler, başka hiçbir yol kalmadığına hükmettiğimde o yolu seçerim.

fukaeri ise, öğretmen’in yanında süt yalayan bir kedi yavrusu gibi, kakaosunu içmeye devam ediyordu.

benim anladığım kadarıyla, üstün bir bilgi donanımınız, derin bir entelektüel yönünüz, özgün bir dünya görüşünüz var.

İnsanların büyük çoğunluğu gerçeklere inanmak yerine, gerçek olmasını arzuladıkları şeylere inanırlar.

kadınların hali, hayali bir resmin eskizi gibiydi.

“fakat bu senin içindeki aşkın azalmasına neden olmuyor.” aomame yanıtladı. “tibet çarkıfeleği gibi. çark döndükçe değerler ve duygular azalıp artar. bir pırıl pırıl parlar, bir karanlığa gömülür. fakat gerçek aşk, çarkın merkezinde kımıldamadan kalır.

şikava, kısa boylu, kırklı yaşlarının ortalarında gösteren bir adamdı. göbeği sarkmış ve kocamandı, boynunun etrafında da yağlanmalar vardı. fakat yaşı konusunda tengo emin değildi. görüntüsünün özgünlüğü (belki de anormalliği) yüzünden yaşını gösterecek bir ipucu yakalamak güçtü. daha yaşlı da olabilirdi, daha genç de. otuz iki ile elli altı arasındaki herhangi bir yaşta olabilirdi ve bu aralıktaki hangi yaş söylenirse söylensin hiç de tuhaf kaçmazdı. dişleri bakımsızdı, sırtı da tuhaf bir açıyla kamburlaşmış gibi duruyordu. tepesi açılmış, hiç doğal durmayan bir biçimde dümdüz kelleşmiş, kalan saçları da çirkin bir görüntü almıştı. tepesindeki bu açıklık, dar, stratejik bir tepenin zirvesinde kurulan bir askeri helikopter pistini andıyordu. vietnam savaşı’yla ilgili bir belgesel filmde öyle bir şey görmüştü. açılmış tepesinin çevresinde inatla kalmayı sürdüren kalın, siyah dağınık saçları, gereğinden fazla uzamış, kulağını örtecek gelmişti. bu saç şekli herhalde 100 kişiden 98’ine apış arası tüylerini anımsatırdı. diğer iki kişinin ne düşüneceğini ise tengo kestiremiyordu.


amome, gerekli olduğunda kuralları kendinden daha önemli görerek hareket edebiliyorsun. ben hareket ediyorum. o sayede varım. kuralları, kendimden önde tutmam gerek. önemli olan bu aomame. benim varlığımın özünde olan şey, hiçlik değil. çorak, sonsuz bir boşluk değil. benim varlığımın merkezinde olan şey, aşk.

nezaket, son zamanlarda (belki de hep) dünyada eksikliği duyulan şeylerden biriydi.

“açıklanmadığı zaman anlayamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlayamayacağın anlamına gelir.”

“yürekten bir adım bile dışarı çıkmamak gibi bir şey bu dünyada mümkün olamaz” diye tekrarladı lider, sakin bir ses tonuyla.


gölge, biz insanların iyicil varlıklar olmaya çalışmasıyla aynı ölçüde şeytani bir varlıktır. biz iyi, mükemmel ve üstün insanlar olmak için ne kadar çabalarsak, gölge de o ölçüde, karanlık, şeytani ve yıkıcı eğilimini keskinleştirir. insan kendi kapasitesini aşarak mükemmel olmaya çalışırken, gölge cehenneme inerek şeytan haline gelir. çünkü doğada insanın, kendisinden daha aşkın bir varlık olması, kendisinden daha aşağı bir varlık olması kadar ağır bir suçtur.

krem rengi toyota corona mark ıı’deki orta yaşlı çift, yüzlerinde ciddi bir ifadeyle önlerine bakıyor, bir kez bile konuşmuyorlardı. muhtemelen konuşacak bir şeyleri de yoktu. belki de bir şeyler konuştukları için o hale gelmişlerdi.

“kargalar zamanı düşünmüyorlardır. zaman kavramı herhalde yalnızca insanlara özgü.” “neden.” “insanlar zamanı bir çizgi gibi görürler, kendilerini hazırlarlar. uzun, dümdüz bir çubuğa belirli aralıklarla işaret koyar gibi. burası yakın gelecek, burası geçmiş, burası da şimdiki an şeklinde işaretler koyarlar. anlayabiliyor musun?” “sanırım.” “fakat gerçekte zaman düz bir çizgi halinde ilerlemez. hiçbir şekli de yoktur. her anlamda şekilsiz bir şeydir. fakat biz şekli olmayan şeyleri kafamızda canlandıramadığımızdan işimize geldiği şekilde düz bir çizgi gibi düşünürüz. kavramların yerini, içeriğini böyle başka şekillerde doldurmak şu an için yalnızca insanların yapabileceği bir şey.” “fakat yanlış yapıyor da olabiliriz.” tengo bir an bu sözü düşündü. “zamanı düz bir çizgi olarak algılamak mı yanlış?” yanıt yoktu. “elbette bu mümkün. biz yanlış yapıyoruzdur, karga doğrusunu. zaman asla düz bir çizgi halinde olmayabilir. burgulu, simit gibi bir şekli de olabilir” dedi tengo. “fakat insanoğlu belli ki on binlerce yıl öncesinden beri bu şekilde yaşamış. yani zamanı sonsuza kadar süren düz bir çizgi olarak kabul etmiş. bu temel algı üzerinden hareketlerini sürdürmüşler.

yine de bu onların tanrısı değil, benim tanrım. bu, benim kendi yaşamımı feda ederek, etimin doğranması, derimin yüzülmesi, kanımın emilmesi, tırnaklarımın sökülmesi, zaman, ümit ve anılarımın gasp edilmesi sonucunda edindiğim bir şey. görüntüsü ya da şekli olan bir tanrı değil bu. beyaz giysiler giymiyor, uzun sakalları yok. bu tanrı’nın, öğretisi yok, kitabı yok, kuralları da yok. ödülü olmadığı gibi, cezası da yok. hiçbir şey vermiyor, hiçbir şeyi gasp etmiyor. yükselecek bir cennet olmadığı gibi, içine yuvarlanılacak bir cehennem de yok. sıcak ya da soğuk, tanrı yalnızca orada bekliyor.

hisse oyunlarında sıra dışı bir deha sergilemişti. bu herkesin kabul ettiği gibi, tanrı vergisi bir dehaydı. yatırım şirketi onun sayesinde ani bir yükseliş göstermiş, kişisel serveti de iyice büyümüştü.

tolstoy’un ünlü sözünü biraz değiştirerek kullanacak olursak, mutluluk dediğimiz şey herkes için aşağı yukarı benzer bir şeydir, ama acı dediğimizşey herkes için farklı, ayrı bir acıdır.

“bunun da önemi yok. ateşlenmemesinin bir önemi yok. artık 20. yüzyılın sonuna yaklaştık. çehov’un yaşadığı dönemden çok farklı her şey. yollarda at arabaları yok, korse takmış kadınlar da yok. dünya nazileri, atom bombasını ve pop müziği gördü, buna rağmen bir şekilde bugüne ulaştı.

uzun, pürüzsüz parmaklar. üstelik güçlü bir öze sahip.

doğduklarından itibaren birileri tarafından gerçekten sevilmemiş, birilerini gerçekten sevmemişlerdi. birilerine sarıldıkları olmamış, birileri gelip onlara sarılmamıştı.      

21 Temmuz 2020 Salı

saatleri ayarlama enstitüsü / ahmet hamdi tanpınar



kadehlerimiz ellerimizde gittik. bu artık filânın veya falanın tasavvuru değildi. tabiatı eşyanın ta kendisi idi. caz alabildiğine bir zeybek tutturmuştu. ve kızım biraz evvel baldızımın marifet gösterdiği yerde, yani salonun ortasında, karşısında van humbert, dünyanın en garip, en akıl almaz zeybeğini oynuyorlardı. etraf sadece göz olmuş onlara bakıyordu. biz de bir müddet van humbert’in havada acemi acemi sarkan kollarına, yere indikten sonra güçlükle kalkan dizlerine baktık. halit ayarcı yavaşça kulağıma:

- burada ben de pes! derim, diye mırıldandı.

dünyanın en harika ailesinin reisi idim. ve bu haysiyetle deminden beri bana çapkınca dirseğini çarpan karıma aynı şekilde cevap verdim. halit bey ilâve etti:

- nasıl, hoşunuza gitti değil mi? babalık gururunuzu bir tarafa bırakın, sadece kadınlarımızın bu muvaffakiyeti muazzam iş değil mi? böyle bir şeyle karşılaşacağınızı ümit eder miydiniz?

ben bir gözüm kızımın van humbert’in hantal ve alabildiğine geniş vücuduna yaptırdığı acayip ve tehlikeli cambazlıklarda:

- imkân mı var? dedim. hayalime bile gelmezdi. hele kızım zehra’nın...

- hakkınız var... bu kadar süratli terakki, görülmemiş şey...

- yalnız biraz da bilselerdi. meselâ kızım hakikaten zeybek oyununu bilseydi, baldızım demin tepindiği zıkkımdan biraz anlasaydı. büyüğü sandalye ile avize kırar gibi besteleri harap etmeseydi....

halit ayarcı çok terbiyeli bir şekilde esnedi:

- yine aynı mesele... dedi. daha doğrusu hep aynı mesele! aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz... bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır. yapmak vardır, sadece yapmak!.. sonra kendi kendine konuşur gibi ilâve etti:

- bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. mesele yapmak ve yaratmaktadır. bilselerdi, bilselerdi... fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. bilgileri buna mâni olurdu. kızınız bu geceyi yarattı. ne ile? yaratma kabiliyetiyle... çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. siz istediğiniz kadar somurtun!

- ben somurtmuyorum, düşüncemi söylüyorum...

- kendinize saklayın o düşünceyi de, şu karşınızdaki harikulâde manzaraya bakın!

ahmet hamdi tanpınar (saatleri ayarlama enstitüsü, s. 325)



hayri irdal: "ben mi realist değilim!realist olmasaydım size vak'ayı böyle anlatabilir miydim? size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi?hiç bir tarafını değiştirdim mi?en ufak bir halini methettim mi?ben öyle sanıyorum ki herşeyi olduğu gibi görenlerdenim.hatta fazla realistim, rahatsız edecek kadar..."


halit ayarcı:" realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir.belki onunla en faydali münasebetimizi tayin etmektir.hakikati görmüşsün ne çıkar? kendi başına hiçbir manası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? istediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? bir şeyi değiştirir mi bu? bilakis yolundan alıkor seni.kötümser olursun, apışır kalırsın,ezilirsin.hakikati olduğu gibi görmek...yani bozguncu olmak...evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar.siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim.yeni adamın realizmi başkadır."







"...
- aziz dostum, dedi, zavallı aziz dostum! yahut zavallı ben! çünkü asıl zavallı benim bu işte. bir türlü size iyi niyetimi anlatamıyorum. beni bu kadarcık olsun anlamalıydınız! size rol filan yaptıran yok. emrivaki de yok. sadece hürmet eden, inanan insan var. tasavvurlarımı tabii hayatınız şeklinde yaşamanızı istiyorum. evvelden haber versem hürriyetinizi ihlal etmiş olurum. asıl o zaman rol yapmış olurdunuz... sokağa çıktığınız zaman kime tesadüf edeceğinizi bilmediğiniz gibi, bu gece de olacakları bilmiyordunuz. geldiniz, gördünüz ve karşılaştığınız şeyleri hepimiz birden yaşadık. burada emrivaki yok ki!

- amma bir yanlış yapabilirdim, her şey berbat olurdu.

- yapsanız ne çıkardı? hata denen şey yoktur ki zaten... iyi anlayın! farz edin ki hakikaten bir yanlış yaptınız! oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. hata denen şey, tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. bizim için değil... biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. hayır, hayri bey, hayır, yanlış yoktur ve olamaz da. bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. ve insana itimattır..."

yine aynı mesele… dedi. daha doğrusu hep aynı mesele! aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz… bu işlerde bilmek ikinci derece kalır. yapmak vardır, sadece yapmak!.. sonra kendi kendine konuşur gibi ilave etti: -bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. mesele yapmak ve yaratmaktır. bilselerdi, bilselerdi… fakat bilselerdi bunu yapmazlardı. bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. bilgileri buna mâni olurdu. kızınız bu geceyi yarattı. ne ile? yaratma kabiliyetiyle… çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. siz istediğiniz kadar somurtun!



20 Nisan 2020 Pazartesi

sahilde kafka / haruki murakami

· “fakat insan kendini bir şeylerle özdeşleştirerek yaşar” dedi oşima. “böyle yapmak zorundadır zaten. sen bile, farkında olmadan öyle yapıyorsundur. goehe’nin dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlaran ibarettir. 

· "insan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur. o yüzden de, aşık olduğu insanı düşünürken, az ya da çok hüzünlenir 

· “fakat bu d majör sonatı’na kulak verdiğmide, orada insan yeteneğinin sınırlarını hissedebiliyordum. bir tür mükemmelliğin, aslında eksikliklerin üst üste yığılmasıyla ortaya çıktığını keşfediyorum. bu yaşama isteğimi güçlendiriyor. dediklerimi anlayabiliyor musun?” 

· müzik sank bir girdap tarafından yutulup gitmişti. kulaklıklarımı çıkardığımda sessizlik yeniden üzerime çullandı. sessizlik kulaklarla duyulabilen bir şey. bunu da yeni öğreniyordum. 

· puccini müziğinin nasıl desem, sonsuzluğun geriye doğru aktığı hissini uyandıran bir şeyler var. 

· ayrımcılığa uğramanın nasıl bir şey olduğunu, ne kadar derin yaralar bıkaktığını, o ayrımcılığa maruz kalan dışında kimse anlamaz. acısı kişiye özeldir ve kendine özgü bir yarası vardır. o yüzden, iş eşitlik ve adaletistemeye geldiğinde, başkalarından aşağı kalacağımı sanmamç yalnız, çok daha fazla canımı sıkan şey, hayal gücünden yoksun insanlardır. t. s. eliout’un ifdesiyle ‘içi boş insanlar’. o hayal gücünden yoksun olduklarık kısmı, hissisz perdelerle örtmeye kalktıkları halde, kendileri bunun farkında olmadan ortalıkta doaşıp dururlar. sonra o hissizliklerini içi boş lalarla başkalarına dayatmaya kalkarlar. 

· ben de on beş yaşımdayken özel bir dünyam olsun istemiştim, hiç kimsenin uzanamayacağı, zaman akışının durduğu bir yer." 
"fakat bu dünyada öyle bir yer yok." 
"haklısın. o yüzden ben de böyle yaşıyorum işte. yaralar almaya devam ettiğim, yüreğimin her gün biraz daha değiştiği, zamanın durup dinlenmeden akıp gittiği bir dünyada. " 

· sembol ve anlam birbirinden farklı şeylerdir. o erhalde anlam ya da mantık gibi muğlak aşamalarına göz ardı edip şiirde olması gereken doğru sözleri elde etmeyi başarmış olmalı. haada uçan bir kelebeği kanadından usulca yakalar gibi, sanki bir rüyadaki sözcükleri yakalargibi. sanatçı dediğin, muğlaklığın üstesinden gelebilen insandır. 

· bendeniz nakata okuma bilmiyorum ya kütüphaneye de ilk kez geliyorum dedi nakata. ben de övünecek değilim ama okuma bildiğim halde kütüphaneye ilk kez geliyorum dedi hoşino da. ne kadar keyifli bir yer olduğunu insan ancak gelince anlıyor. iyi bari. nakano semti nde de kütüphane var. bundan sonra sık sık gitmek niyetindeyim. en iyi tarafı girişin ücretsiz olması. okuma yazma bilmeyenlerin de kütüphaneye girebildiklerini bendeniz nakata bugün öğrendim. 

· benim bir kuzenimin gözleri doğuştan görmüyor ama sık sık sinemaya gider. ne zevk alır bilemiyorum gerçi. öyle mi? bendeniz nakata gözlerim görüyor ama sinemaya da hiç gitmedim. yapma yahu! bir de sinemaya gideriz o zaman birlikte. 

· saeki hanım hafifçe gülümsedi. gülümsemesi bir süre dudaklarında kaldı. o haline baktıkça yaz günü bir çiy damlasının küçük bir tomurcuğun üzerinde kuruyarak bıraktığı izi canlandırıyordum hayalimde. sen aşıksın dedi. evet. yani o kızın yüzü ve tüm varlığı onu gördüğün her an senin için çok özel ve değerli öyleyse. evet. ne zaman kaybedeceğimi bilemiyorum gerçi. 

· belki de dedi oşima yüzünü buruşturarak. bak kafka tamura belki de dünyadaki hiç kimse özgürlüğü arzulamıyordur. arzuladıklarını sanıyorlar sadece. her şey bir ütopya. eğer ellerine özgürlük gerçekten geçecek olsa çoğu insan ne yapacağını şaşırır. bunu aklında tut. insanlar aslında özgürlüklerinin kısıtlanmasından hoşlanırlar. 

· benim aradığım güç yenmek ya da en azından yenilmemek için lazım olacak bir güç değil. dışarıdan gelecek etkileri kesmeye yarayacak bir güç de değil. istediğim dışarıdan gelen gücü karşılayıp ona dayanmayı sağlayacak bir güç. haksızlık şanssızlık üzüntüler yanlış anlamalar anlayışsızlıklar... böyle şeylere sessizce direnmemi sağlayacak bir güç. 

· dün akşam çok iyi anladım. anlamı olmayan şeylerde anlam aramaya kalkmanın zamanımı boşa harcamak olacağını. bilgece bir sonuç. haddinden uzun düşünmek hiç düşünmemiş olmaktan farksızdır derler. güzel lafmış. kapsamlı bir laftır. şu köşe yaz köşesi şu köşe kış köşesi ortada su şişesi de derler. bu da ne şimdi? hızlı söylemek gerekiyor. benim icadım. peki şu an o lafı söylemeni gerektiren bir durum mu var? yok. öylesine içimden geldi yalnızca. 

· gezi yirmi dakika kadar sonra tamamlandı. iki adam saeki hanım a teşekkür ettiler. saeki hanım gezi boyunca gülümsemesini bir an bile yüzünden eksiltmemişti. fakat ona baktıkça birçok şey hoşino ya tuhaf gelmeye başlamıştı. kadın neşeli bir yüzle onlara bakıyordu ama onları görmüyor gibiydi. yani onlara baktığı halde başka bir şeyi görüyordu. kadın açıklamalarını yaparken aklında başka bir şeyler var gibiydi. tek laf edilemeyecek ölçüde görgülü nazik davranıyordu. soru sorunca yine aynı nezaketiyle kolayca anlaşılacak şekilde yanıtlıyordu. ancak sanki benliği orada değil gibiydi. elbette gönülsüzmüş gibi bir hali yoktu. kadın gerçekten işini layıkıyla yapmaktan zevk alıyordu. ancak yüreği başka bir yerlerdeydi. i 

1 Mart 2020 Pazar

büllbülü öldürmek / harpet lee



• çünkü sözlerimi ciddiye almanızı isteyemezdim sizden scout, yapılan işin doğası gereği her hukukçunun hayatında kendisini kişisel açıdan etkileyen en az bir davası olur. benimki de bu, galiba. okulda bu konuda çirkin konuşmalar duyabilirsiniz, ille de bir şey yapacaksanız sizden tek şey istiyorum: başınızı dik tutun, yumruklarınızı da indirin. kim size ne derse desin, sinirlerinize hakim olun. değişiklik olsun diye, kafanızla mücadele edin... öğrenmeye dirense de kafa denen şey iyi bir şeydir. "atticus, davayı kazanacak mıyız". "hayır, tatlım". "o zaman neden..." "daha başlamadan yüz yıl önce kaybetmiş olmamız demek kazanmaya çalışmayacağız anlamına gelmez" dedi atticus.

• şu dava, tim robinson davası, insanın vicdanının en hassas noktasına dokunan şey... scout, bu adama yardım etmeye çalışmasaydım kilisey gidip tanrı'ya dua edemezdim. "atticus, yanılıyor olmalısın..." "nasıl?" "e, pek çok kişi kendilerinin haklı olduğunu, senin yanıldığını düşünüyor." "tabii bunu düşünmeye hakları var, düşüncelerine saygı gösterilmesini istmekte de haklılar," dedi atticus, "ama başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.

• ama bu ülkede insanlar ancak bir tek durumda eşit yaratılmış kişiler haline gelirler. -bir yoksulu rockefeller ailesi'nin bir ferdiyle, bir budalayı einstein ile, cahil bir kişiyi bir kolej müdürüyle eşit gören tek kurum vardır. bu kurum da, baylar, hukuk kurumudur. 

• ...gerçek cesaretin ne olduğunu görmeni istiyordum, gerçek cesaretin eli tüfekli bir adamla ilgisi olmadığını. daha başlamadan yenildiğini bile bile başlamak ve her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar devam etmek olduğunu. nadiren de olsa bazen kazanırsın.

• öğreneceğin şeylerin çoğunu kitaplardan öğrenmeyeceksin.

• istediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır.

• jack! bir çocuk sana bir sorduğu zaman, tanrı aşkına, o çocuğa sorduğu şeyin yanıtını ver. uyduruk şeyler anlatma. çocuklar çocuktur ama kaçamaklı lafları büyüklerden daha çabuk anlarlar, ayıca kaçamaklı yanıtlar onların kafalarını daha da karıştırır.

• insanlar genelde neyi görmek istiyorlarsa onu görürler, neyi duymak istiyorlarsa onu duyarlar.

tatar çölü / dino buzzati



• ya, aslında yanılıyorsa? ya, gayet sıradan bir yazgıya sahip sıradan biri olarak yaratılmışsa?

• boş vadide yukarı doğru çıkmakta ve nal sesleri geçitlerin boşluğunda geniş yankılar uyandırmaktadır; kayalıkların tepesindeki çalılıklar ve küçük sarı otlar kıpırtısızdır, hatta bulutlar bile gökyüzünde alışılmamış bir yavaşlıkla ilerlemektedir .

• yavaş yavaş güveni azalıyordu. insanın, tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. işte tam da o dönemde, drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde diğerlerinin, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.

• böylece çöl yine kıpırtısız bir hale büründü, kuzeydeki sisler, bastiani kalesi’nin nizami yaşamı, hepsi kıpırtısızdı; nöbetçiler nöbet alanının o ucundan bu ucuna hep aynı yolu katediyordu; alayın karavanası hep aynıydı; günler birbirine benziyor ve uygun adım yürüyen askerler gibi sonsuza değin tekrarlanıyordu. yine de zaman geçiyordu; insanları hiç düşünmeden, dünyada gidip geliyor, güzel şeyleri solduruyor; ve henüz adı bile konmamış yeni doğmuş bebekler de dahil olmak üzere hiç kimse onun elinden kurtulamıyordu.

• drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını farketti, birisi acı çektiğinde acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde diğerlerinin, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu farketti.

• geceleri böyle geçirmek, uykuya sığınmamak, geç kalmış olma duygusuna kapılmamak, güneşin doğuşunu izlemek, insanın önünde sonsuz görünen bir zamanın bulunması ve bundan hiç kaygılanmadan yararlanması... dünyada var olan onca güzel şey içinde drogo inatla deniz kenarındaki o saraya, müziğe, saatlerin boşa harcanmasına, güneşin doğuşunun beklenmesine imreniyordu. ne kadar aptalca görünürse görünsün, yitirdiği o barışçıl yaşamı en yoğun biçimde bunlar dile getiriyordu.

• daha çok yol var mıdır? yoo, şu ilerideki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. belki de varmışızdır bile. şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. bir an, bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. sonra, kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz.

• ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. işte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki, henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.

• henüz genç ve sağlıklı bir bedene sahipken, zafer borularının öttüğü anda ölmek güzel olabilir; ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde, evde, sevgi dolu inlemeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir. ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını bilerek ölmek kadar zor hiç bir şey olamazdı.

• onlar, herkesin ortak yaşamına, sıradan insanların mutluluğuna, vasat bir yazgıya alışmamışlardı; birbirleriyle yan yana ya gerçekte bilincine varmadıklarından ya da sadece ruhlarının kıskanç çekingenliğiyle birer asker olduklarından, hiç sözünü etmeksizin aynı umutla yaşıyorlardı.

• ... halbuki, birisi ona 'yaşadığın sürece bu hep böyle olacak, sonuna kadar hep aynı şey' demiş olsaydı o da kendine gelirdi. 'olamaz' derdi, 'muhakkak farklı bir şeyler olagelmeli, öyle bir şey ki insan: artık sonuna gelmiş olsam bile beklemeye değmiş diyebilmeli.

suskunlar / ihsan oktay anar


• kalın musa'nın biraderi muhayyer hüseyin efendi bu lâkabını, cemaat içinde kazâen yellenmesi sonucu almıştı. bu kazadan sonra hem hayrete düşmesi hem de yellenirken çıkan sesin "muhayyer" perdesinde olduğunun musiki üstatlarınca tespiti, ona böyle bir lâkabın takılmasına vesile olmuştu. fakat kendisine vurulan bu damga ustalardan feyz, hayattan da kâm almaya davet eden bir çığırtkan beklerdi. 

• davut, "yoksa çargâh makamı mıydı?" diye sordu. "hazreti peygamber kur'an'ı bu makamla okumuş derler. o yüzden çargâh bir oyun havası çalan ya da bu makamda dünyevi bir beste bağlayan kişi çarpılırmış güya! bağdasar yine araya girerek, "ama en mükemmel musikinin sırrının da bu sokakta olduğunu söylüyorlar," dedi. kirkor sinirlenerek, "halt etmişler!" dedi. "en mükemmel musiki sağ esen olmak ve basur illetinin pençesinde kıvranmamaktır. 

• … bir paşaya yollanacak her şefaatname için, derkenar akçesi adı altında kâtiplere para koklatm 

• … alevden gömlek giyip âşıklar ordusunun mecnun, meftun ve meclûp neferlerinden biri olan davut artık, kalbindeki firavuna, yanı nevâ'ya tapıyordu. 

• keşmekeşte, kelepire konmak için ruhunu şeytana satmaya hazır bezirgânlarla, onlara külah giydirmek için yanan madrabazlar, sözgelimi birkaç gemi çoğu çarşıda olduğu gibi burada da, önüne bir perde örttükleri boy aynalarının başında bekleyen âyinedârlar vardı. bu şahıslar bir akçelik ücret karşılığı perdeyi açar, müşteri de ayna karşısında üstünü başını bir düzeltir, serpuşunu afili bir şekilde hafif yana yatırır, bıyıklarını burardı. bu işte, özlerine âşık oldukları için dakikalarca kendilerini seyreden müşterilere indirim yapmak esastı 

• dügâh "labunya! mebun! dübürzade! iskerlet! sabuncu! hamam oğlanı!" diye hakaretler yağdırmaktaydılar 

• ama bu dünyadaki en lezzetli yemek, yağlı kuzu etinden yapılmış büryan kebabıdır! hele yanında kokulu acem pirincinden nefis bir tereyağlı pilav olursa insan yemeye doyamaz! pilavın üzerine elbette etin yağından da bir iki kaşık gezdireceksin! daha ilk lokmayı tadarken et ağzında dağılıverir! yüzüne kan, bedenine can gelir! bu leziz yemeği bitirip doyduğunda ise, 'ah! keşke iki midem olsaydı da bir sahan daha yeseydim!' diye hayıflanırsın. çünkü lokman hekim'in ye dedikleri arasındadır bu yemek. gerçi ben hayatımda hiç büryan kebabı yemedim. fakat az önce kalbime doğdu! sözlerime inanmıyorsan gel de şu iştahlı adama bir bak!"

• şu ayaltı aleminde, ölmüş, yaşayan ve henüz doğmamış ne kadar insan varsa, göklerde o kadar yıldız ve belki bir o kadar da kader vardı.

• … ülker'i kovalayan ve yedi yıldızdan ibaret cebbar batarken, ölçü ve dengeyi temsil eden terazi takımyıldızı artık doğmuştu. hayalperestliğin timsali seretan'a hakan eflatun, büyükayı, ejderha ve küçükayı'dan sonra kutup yıldızı'nı gördü. gökyüzü bu yıldızın etrafında dönüyordu ve giderek, sanki daha da hızlı dönmeye başladı 

• …kalabalık az sonra galata mevlevihanesi'nin avlusunu tıklım tıklım doldurmuştu. cenaze buradaki bir hazîrede, "suskunlar" diye anılan küçük kabristanda toprağa verilecekti 

• …mübarek neyzenin dergâhta en sevdiği kışı ise, kalın musa'nın torunu, veysel bey'in mahdumu ve davut'un ikiz kardeşi, sağır ve dilsiz eflatundu.

• … gerçekten de iki gerdaniye, iki ayrı neva ve iki farklı muhayyer ile tınladı. 

• #tennureleri-lahitlerini-revnaklar-gûmgûme-nevbeti-ibrişim-mebûn-mastori-demkeş- ilk kadehler nüş edildiğinde sohbetler koyulaştı-şivekar köçek.

devir / ece temelkuran


• siyaset mi kaldı nahit? bir melanet var bu memlekette. bir ilk neden. gidiyorum yani geçmişe. hani 71 muhtırası’na gidiyorum, bizim çocukları astıkları zamana... bakıyorum o da ilk değil. 30’lara gidiyorum mesela... memleketin tohumunun atıldığı, cumhuriyetin ilan edildiği zamana gidiyorum. başlangıç orası da değil. acaba, diyorum, bu osmanlı’nın çadırdan çıkıp da saraya girdiği zaman... hani bunlar osmanlı’yı kurarken balkanlar oradan buradan oğlanları devşirmişler ya, anasından danasından koparıp hani... devleti bu öksüzlere kurdurmuşlar... dedektif, bence bu anasını sattığımın memleketinin dibinde o kimsesiz çocukların laneti var. bu merhametsizliğin sebebi, o çocukların hıncı işte. 

• bence ankara’nın dibinden çok şey çıkacak ali. binlerce yıl önce bu bozkıra varan ilk adam ve kadının, kırkikindi yağmuru öncesindeki rüzgârı işaret sanıp diktiği ilk çadır direği. ‘azıcık aşım kaygısız başım’ diyen o adamın çömlekleri çıkacak mesela. imparatorlukta gözden düştüğü için bozkıra gelen, yalandan iki sütun dikip keyfine bakan bir romalı beyin taht yıkılırken içtiği şarabın çanakları çıkacak. bir osmanlı sultanını ilk ve son kez esir düşüren memlekettir ankara, biliyor musun ali? timur’un, sultan yıldırım beyazıt’ı esir düşürdüğünde içtiği keyif esrarının külleri çıkacak buralardan. sonra, ellerinde damgalı, imzalı kâğıtlardan kafası karışıp deliren, sonunda ulus meydanı’nda el ele tutuşup kaybolmuş gibi yürüyen köylülerin kasketleri. sümerbank basmasından biçilmiş donlarla nükleer fizikçi olmayı hayal eden, yıldızlarla köyündeki yanağı sinekli çocuklar arasında sıkışıp kalmış gençlerin üniversite yolunda delinen ayakkabıları da... hep bir memleketi kurtarmak çilesiyle şiir yazan onca doktor, öğretmen ve muhasebecinin ikinci dünya savaşı’ndan kalan ekmek karneleri de vardır mutlaka. ‘bu ülke böyle kurtulur!’ diye yazmış binlerce daktilo, teksir makinesi, kurşun harfler, yeni maltepe sineması’nda gösterilen seks filmlerinin parçalarına, o filmler izlenirken çitlenen çekirdek kabuklarına karışmıştır. hokkalar ve mühürler, maktalar ve hamayıllarla yazılıp, parlatılıp, saklanmış bütün dualarla karışmıştır, üzerine ‘tek yol devrim’ yazılmış plastik kalem kutuları. büyük muharebelerde kırılmış t cetvelleri, romalı beylere karşı, anayasa ve idare hukuku kitaplarından kurulmuş barikatların kalıntıları, istanbul’da boğaz’a dalıp, ‘bu insanlarla olmaz,’ diye kederlenen aydınlara bir ümit taşradan yazılıp gönderilmemiş mektuplar, binlerce resmi geçitte hep aynı yolu yürüyen bandocu kızların trampet bagetleri, köy enstitülü çocukların ‘avare mu’ çalarken düşen mandolin penaları... insanların daha iyisini hak ettiği hıncıyla büyüyüp insanımızın pusuculuğuyla karşılaştığı o ilk seferinde ağlayan çocukların üçgen mendilleri... ‘bu halkı anlamazsak onlara hiçbir şey anlatamayız,’ diyerek boşuna ezberlenmiş kuran mealleri. çıkar bunlar ali. olgunlaşma enstitüsü’nde türk bayraklı bindallılar diken kızların kırık yüksükleri ile silah kardeşliğinden kurulacak bir ülkede eşit ve özgür olacaklarına boşuna inanan eşkıyaların kopmuş dizginleri... tekerlekler elbette, hep ezberleyip duracağın, kurtuluş savaşı’nın kağnı tekerleriyle sadece bizim bileceğimiz, yakıp durduğumuz patlak lastik tekerlekler iç içe duruyor olabilir aslanım. buraya gönderilen keltlerin denizsiz kalınca kederlenip bira içtiği hayvan boynuzları ile gülhane askerî tıp akademisi’nde kesilen asker kolları ve bacaklarının kemikleri... arap prensesi zenobia’nın kurduğu devletin cam kırıklarıyla on iki yaşında kuşcağız’da ensesinden vurulmuş nergisin önlük düğmeleri. osmanlı’ya karşı başlayıp kanında boğulmuş isyanların yırtık sancakları ve söylenmiş bütün türkülerin kopmuş bağlama telleri... pabuç tekleri en çok da. zonguldak’tan maden işçilerinin, izmir’den tariş işçilerinin, işçilerin, köylülerin ve makam şoförlerinin, cumhuriyet balolarında aradığını bulamamış kadınların ayakkabıları, milyonlarca. aslanım, size öğrettiler mi? ankara ‘gemi çapası’ demek. bir hayalle çıkılan yolda atılan çapa gibi düşün. kralların hep eşek kulaklı olduğunu bildiği için bütün kuyular bunu bağıracak diye kuyulardan korkan kral midas’ın şehri. biz, ‘kralın kulakları eşek kulakları,’ dedikçe, kaçarken cebimizden düşürdüğümüz telefon numaraları, sevgili vesikalıkları, sahte kimlikler... kazmak tehlikeli ali.” 

• ... babam su içiyor gibi gülüyor mesela. annem içinden kuşlar çıkıyor gibi gülüyor. anneannem bir tepsi börek gibi gülüyor. samim abi atlar koşuyor gibi gülüyor, ayla abla, heidi gibi gülüyor, heidi’nin dağdan aşağıya koştuğu zamanki gibi. ama jale’anım teyze sanki sıra dayağı olurken öğretmen bir tek ona vurmamış gibi gülüyor.