diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2020 Pazar

büllbülü öldürmek / harpet lee



• çünkü sözlerimi ciddiye almanızı isteyemezdim sizden scout, yapılan işin doğası gereği her hukukçunun hayatında kendisini kişisel açıdan etkileyen en az bir davası olur. benimki de bu, galiba. okulda bu konuda çirkin konuşmalar duyabilirsiniz, ille de bir şey yapacaksanız sizden tek şey istiyorum: başınızı dik tutun, yumruklarınızı da indirin. kim size ne derse desin, sinirlerinize hakim olun. değişiklik olsun diye, kafanızla mücadele edin... öğrenmeye dirense de kafa denen şey iyi bir şeydir. "atticus, davayı kazanacak mıyız". "hayır, tatlım". "o zaman neden..." "daha başlamadan yüz yıl önce kaybetmiş olmamız demek kazanmaya çalışmayacağız anlamına gelmez" dedi atticus.

• şu dava, tim robinson davası, insanın vicdanının en hassas noktasına dokunan şey... scout, bu adama yardım etmeye çalışmasaydım kilisey gidip tanrı'ya dua edemezdim. "atticus, yanılıyor olmalısın..." "nasıl?" "e, pek çok kişi kendilerinin haklı olduğunu, senin yanıldığını düşünüyor." "tabii bunu düşünmeye hakları var, düşüncelerine saygı gösterilmesini istmekte de haklılar," dedi atticus, "ama başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.

• ama bu ülkede insanlar ancak bir tek durumda eşit yaratılmış kişiler haline gelirler. -bir yoksulu rockefeller ailesi'nin bir ferdiyle, bir budalayı einstein ile, cahil bir kişiyi bir kolej müdürüyle eşit gören tek kurum vardır. bu kurum da, baylar, hukuk kurumudur. 

• ...gerçek cesaretin ne olduğunu görmeni istiyordum, gerçek cesaretin eli tüfekli bir adamla ilgisi olmadığını. daha başlamadan yenildiğini bile bile başlamak ve her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar devam etmek olduğunu. nadiren de olsa bazen kazanırsın.

• öğreneceğin şeylerin çoğunu kitaplardan öğrenmeyeceksin.

• istediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır.

• jack! bir çocuk sana bir sorduğu zaman, tanrı aşkına, o çocuğa sorduğu şeyin yanıtını ver. uyduruk şeyler anlatma. çocuklar çocuktur ama kaçamaklı lafları büyüklerden daha çabuk anlarlar, ayıca kaçamaklı yanıtlar onların kafalarını daha da karıştırır.

• insanlar genelde neyi görmek istiyorlarsa onu görürler, neyi duymak istiyorlarsa onu duyarlar.

tatar çölü / dino buzzati



• ya, aslında yanılıyorsa? ya, gayet sıradan bir yazgıya sahip sıradan biri olarak yaratılmışsa?

• boş vadide yukarı doğru çıkmakta ve nal sesleri geçitlerin boşluğunda geniş yankılar uyandırmaktadır; kayalıkların tepesindeki çalılıklar ve küçük sarı otlar kıpırtısızdır, hatta bulutlar bile gökyüzünde alışılmamış bir yavaşlıkla ilerlemektedir .

• yavaş yavaş güveni azalıyordu. insanın, tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. işte tam da o dönemde, drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde diğerlerinin, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.

• böylece çöl yine kıpırtısız bir hale büründü, kuzeydeki sisler, bastiani kalesi’nin nizami yaşamı, hepsi kıpırtısızdı; nöbetçiler nöbet alanının o ucundan bu ucuna hep aynı yolu katediyordu; alayın karavanası hep aynıydı; günler birbirine benziyor ve uygun adım yürüyen askerler gibi sonsuza değin tekrarlanıyordu. yine de zaman geçiyordu; insanları hiç düşünmeden, dünyada gidip geliyor, güzel şeyleri solduruyor; ve henüz adı bile konmamış yeni doğmuş bebekler de dahil olmak üzere hiç kimse onun elinden kurtulamıyordu.

• drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını farketti, birisi acı çektiğinde acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde diğerlerinin, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu farketti.

• geceleri böyle geçirmek, uykuya sığınmamak, geç kalmış olma duygusuna kapılmamak, güneşin doğuşunu izlemek, insanın önünde sonsuz görünen bir zamanın bulunması ve bundan hiç kaygılanmadan yararlanması... dünyada var olan onca güzel şey içinde drogo inatla deniz kenarındaki o saraya, müziğe, saatlerin boşa harcanmasına, güneşin doğuşunun beklenmesine imreniyordu. ne kadar aptalca görünürse görünsün, yitirdiği o barışçıl yaşamı en yoğun biçimde bunlar dile getiriyordu.

• daha çok yol var mıdır? yoo, şu ilerideki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. belki de varmışızdır bile. şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. bir an, bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. sonra, kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz.

• ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. işte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki, henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.

• henüz genç ve sağlıklı bir bedene sahipken, zafer borularının öttüğü anda ölmek güzel olabilir; ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde, evde, sevgi dolu inlemeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir. ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını bilerek ölmek kadar zor hiç bir şey olamazdı.

• onlar, herkesin ortak yaşamına, sıradan insanların mutluluğuna, vasat bir yazgıya alışmamışlardı; birbirleriyle yan yana ya gerçekte bilincine varmadıklarından ya da sadece ruhlarının kıskanç çekingenliğiyle birer asker olduklarından, hiç sözünü etmeksizin aynı umutla yaşıyorlardı.

• ... halbuki, birisi ona 'yaşadığın sürece bu hep böyle olacak, sonuna kadar hep aynı şey' demiş olsaydı o da kendine gelirdi. 'olamaz' derdi, 'muhakkak farklı bir şeyler olagelmeli, öyle bir şey ki insan: artık sonuna gelmiş olsam bile beklemeye değmiş diyebilmeli.

devir / ece temelkuran


• siyaset mi kaldı nahit? bir melanet var bu memlekette. bir ilk neden. gidiyorum yani geçmişe. hani 71 muhtırası’na gidiyorum, bizim çocukları astıkları zamana... bakıyorum o da ilk değil. 30’lara gidiyorum mesela... memleketin tohumunun atıldığı, cumhuriyetin ilan edildiği zamana gidiyorum. başlangıç orası da değil. acaba, diyorum, bu osmanlı’nın çadırdan çıkıp da saraya girdiği zaman... hani bunlar osmanlı’yı kurarken balkanlar oradan buradan oğlanları devşirmişler ya, anasından danasından koparıp hani... devleti bu öksüzlere kurdurmuşlar... dedektif, bence bu anasını sattığımın memleketinin dibinde o kimsesiz çocukların laneti var. bu merhametsizliğin sebebi, o çocukların hıncı işte. 

• bence ankara’nın dibinden çok şey çıkacak ali. binlerce yıl önce bu bozkıra varan ilk adam ve kadının, kırkikindi yağmuru öncesindeki rüzgârı işaret sanıp diktiği ilk çadır direği. ‘azıcık aşım kaygısız başım’ diyen o adamın çömlekleri çıkacak mesela. imparatorlukta gözden düştüğü için bozkıra gelen, yalandan iki sütun dikip keyfine bakan bir romalı beyin taht yıkılırken içtiği şarabın çanakları çıkacak. bir osmanlı sultanını ilk ve son kez esir düşüren memlekettir ankara, biliyor musun ali? timur’un, sultan yıldırım beyazıt’ı esir düşürdüğünde içtiği keyif esrarının külleri çıkacak buralardan. sonra, ellerinde damgalı, imzalı kâğıtlardan kafası karışıp deliren, sonunda ulus meydanı’nda el ele tutuşup kaybolmuş gibi yürüyen köylülerin kasketleri. sümerbank basmasından biçilmiş donlarla nükleer fizikçi olmayı hayal eden, yıldızlarla köyündeki yanağı sinekli çocuklar arasında sıkışıp kalmış gençlerin üniversite yolunda delinen ayakkabıları da... hep bir memleketi kurtarmak çilesiyle şiir yazan onca doktor, öğretmen ve muhasebecinin ikinci dünya savaşı’ndan kalan ekmek karneleri de vardır mutlaka. ‘bu ülke böyle kurtulur!’ diye yazmış binlerce daktilo, teksir makinesi, kurşun harfler, yeni maltepe sineması’nda gösterilen seks filmlerinin parçalarına, o filmler izlenirken çitlenen çekirdek kabuklarına karışmıştır. hokkalar ve mühürler, maktalar ve hamayıllarla yazılıp, parlatılıp, saklanmış bütün dualarla karışmıştır, üzerine ‘tek yol devrim’ yazılmış plastik kalem kutuları. büyük muharebelerde kırılmış t cetvelleri, romalı beylere karşı, anayasa ve idare hukuku kitaplarından kurulmuş barikatların kalıntıları, istanbul’da boğaz’a dalıp, ‘bu insanlarla olmaz,’ diye kederlenen aydınlara bir ümit taşradan yazılıp gönderilmemiş mektuplar, binlerce resmi geçitte hep aynı yolu yürüyen bandocu kızların trampet bagetleri, köy enstitülü çocukların ‘avare mu’ çalarken düşen mandolin penaları... insanların daha iyisini hak ettiği hıncıyla büyüyüp insanımızın pusuculuğuyla karşılaştığı o ilk seferinde ağlayan çocukların üçgen mendilleri... ‘bu halkı anlamazsak onlara hiçbir şey anlatamayız,’ diyerek boşuna ezberlenmiş kuran mealleri. çıkar bunlar ali. olgunlaşma enstitüsü’nde türk bayraklı bindallılar diken kızların kırık yüksükleri ile silah kardeşliğinden kurulacak bir ülkede eşit ve özgür olacaklarına boşuna inanan eşkıyaların kopmuş dizginleri... tekerlekler elbette, hep ezberleyip duracağın, kurtuluş savaşı’nın kağnı tekerleriyle sadece bizim bileceğimiz, yakıp durduğumuz patlak lastik tekerlekler iç içe duruyor olabilir aslanım. buraya gönderilen keltlerin denizsiz kalınca kederlenip bira içtiği hayvan boynuzları ile gülhane askerî tıp akademisi’nde kesilen asker kolları ve bacaklarının kemikleri... arap prensesi zenobia’nın kurduğu devletin cam kırıklarıyla on iki yaşında kuşcağız’da ensesinden vurulmuş nergisin önlük düğmeleri. osmanlı’ya karşı başlayıp kanında boğulmuş isyanların yırtık sancakları ve söylenmiş bütün türkülerin kopmuş bağlama telleri... pabuç tekleri en çok da. zonguldak’tan maden işçilerinin, izmir’den tariş işçilerinin, işçilerin, köylülerin ve makam şoförlerinin, cumhuriyet balolarında aradığını bulamamış kadınların ayakkabıları, milyonlarca. aslanım, size öğrettiler mi? ankara ‘gemi çapası’ demek. bir hayalle çıkılan yolda atılan çapa gibi düşün. kralların hep eşek kulaklı olduğunu bildiği için bütün kuyular bunu bağıracak diye kuyulardan korkan kral midas’ın şehri. biz, ‘kralın kulakları eşek kulakları,’ dedikçe, kaçarken cebimizden düşürdüğümüz telefon numaraları, sevgili vesikalıkları, sahte kimlikler... kazmak tehlikeli ali.” 

• ... babam su içiyor gibi gülüyor mesela. annem içinden kuşlar çıkıyor gibi gülüyor. anneannem bir tepsi börek gibi gülüyor. samim abi atlar koşuyor gibi gülüyor, ayla abla, heidi gibi gülüyor, heidi’nin dağdan aşağıya koştuğu zamanki gibi. ama jale’anım teyze sanki sıra dayağı olurken öğretmen bir tek ona vurmamış gibi gülüyor.

29 Haziran 2014 Pazar

gülümse / kemal burkay











hadi gülümse bulutlar gitsin
işçiler iyi çalışsın, gülümse
yoksa ben nasıl yenilenirim
belki şehre bir film gelir
bir güzel orman olur yazılarda
iklim değişir, akdeniz olur, gülümse.

sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok
çakıltaşlarım vardı benim
ama sen başkasın anlıyor musun
tut ki karnım acıktı, anneme küstüm
tüm şehir bana küskün
bir kedim bile yok anlıyor musun
iklim değişir, akdeniz olur, gülümse.

23 Aralık 2013 Pazartesi

hepsi bu / yılmaz erdoğan

değişen ben değilim
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey:

bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlamak

şimdi ölüm bile yetmiyor
acılarımızı tartmaya
dostlar
alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhaba'yı bıçaklar gibi artık
selamlaşmalar

değişen ben değilim
dönüşen savaş

artık zaman bile yetmiyor
yaşadığımızı sanmaya

yine de ışıklar bu kenti
güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...

geceler...
yani
ahmet haşim'in kafiyeleri....

seni aklıma düşüren
yerçekimi değil
yalancı yıldızlar
öyle uzaksın ki 
üflesem soğuyacaksın 
sarılsam okyanus

bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar
sebepsiz bir ölümü,
acılarımız
ve kafiyelerimiz var...

işte hepsi bu kadar....