alper canıgüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alper canıgüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2016 Pazar

alper kamu cehennem çiçeği / alper canıgüz




















neden söz ettiğimi biliyorsunuz. bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür.

ben aşkı hayattan çok ölüme benzetirim. ve insan bir kere ölür.

toprak yolun bittiği noktada,önümde sarı bir deniz uzanıyor.dizlerimin üzerine çöküp sudaki aksime bakıyorum.bu yüz,benim yüzüm.bu gözler,benim gözlerim.ellerim,benim ellerim...hep kendim kalacağımı idrak ediyorum o zaman.tanrım,bu nasıl bir lanet?derimi yırtmak,gözlerimi oymak,dişlerimi sökmek bir işe yaramaz.kendime mahkumum.ağlasam,gözyaşlarım benim gözyaşlarım.ben cehennemde değilim,cehennem benim içimde..

...düşüncelerimi toparlamakta zorlanıyordum. ateş, beni iyice aptallaştırmıştı. sorum da bunun kanıtıydı zaten: " sence aşk diye bir şey var mı baba?"
yine güldü babam. seviyordum onu gülerken görmeyi." ne o kerata? yoksa hatice ablana mı yaktın abayı?" diyorum ya, çok uyanıktır peder. kime çekmişse?
böyle durumlarda genellikle yaptığım gibi inkara yeltenmedim. ben de gülümsedim. "bu da geçer" diye mırıldandım. o zaman kahkahayı patlattı babam. "ne yani?" diye çıkıştım. "geçmez mi? aşk hiç bitmez mi? dahası aşk diye bir şey var mı?" ben konuştukça kahkaha üstüne kahkaha atıyordu babam. baktım hoşuna gidiyor, devam ettim: " bir baba olarak söyle evladına; aşk var mıdır yok mudur, boş mudur dolu mudur, ne kokar, ne boktur?"
gülmesi biraz dinince "tanrı gibi düşün" dedi babam, ki böyle bir yanıtı hiç beklemiyordum. "inanıyorsan var olup olmaması pek önemli değildir. ayrıca en büyük inkarcının da en inançlının da içinde bir nebze kuşku vardır. ve elbette ki, aşk da tanrı da ölümsüzdür."
işte ben baba diye buna derim. hafif bir baş hareketiyle yanıtını takdir ettiğimi belirttim. ne? herhalde ömercik gibi yerimden fırlayıp, hıçkırık kıyamet boynuna sarılacağımı falan düşünmediniz?


o zamanlar dünya gerçekten de bir öküzün boynuzlarında durmaktaymış ve karanfil kız’ın bu aşırı gelişmiş iribaşa söyleyecek bir çift sözü varmış.
ama dur bak, en iyisi baştan başlayayım. şimdi bu karanfil kız babasını fazla görememekten şikayetçiymiş. çünkü adamcağız haftanın her günü, hatta bazen hafta sonları bile geç saatlere kadar çalışır, eve yorgun argın dönermiş. bir akşam adam gelip de kızına, "haydi seninle sinemaya gidelim. baba kız, sadece ikimiz," deyince sevinçten havalara uçmuş karanfil kız.
ne ki, işte adam eve geç vakit gelebiliyor ya, ancak gece matinesine gidebilmişler. sinema salonu da pek karanlıkmış, daha film başlamadan bir uyku basmış karanfil kız’ı. usulca babasının kucağına tırmanmış, kafasını da boynuna gömmüş. oh pek sıcak, pek rahatmış babasının kucağı da, bu şekilde filmi nasıl seyredecek? "mesele değil" demiş babası. "arka tarafta yüksekte bir ışık var, görüyor musun? işte o ışık, makinistin odasındaki projeksiyon makinesinden geliyor. perdeye vuran görüntü ilk önce o odanın camına yansır. ha biraz küçüktür ama istersen, keyfini bozmadan filmi oradan da takip edebilirsin." karanfil kız gözlerini dikkatle o ışığa dikmiş, bir süre sonra bir bakmış, aa hakikaten de o küçücük camda rengarenk, sihirli görüntüler uçuşuyor. ancak hala küçük bir sorun varmış. film yabancı bir dildeymiş. karanfil kız bütün çocuklar gibi kedilerin, köpeklerin, aslanların, kaplanların, fillerin, öküzlerin ve hatta çiçek ve ağaçların dilini konuşabiliyor ancak filmde konuşulan bu dili bilmiyormuş. ” o da mesele değil” demiş o gün her zamankinden pratik zekalı görünen babası. "sen filmi izle, konuşulanları ben sana çeviririm." sonra kızına iyice sarılmış ve başlamış anlatmaya: "bütün çocuklar büyür; biri hariç…"

olmayan ülke’de yaşayan ve büyümeyi reddeden bir haytayı konu alıyormuş film. bu çocuk bir gün kaybettiği gölgesinin peşinde koşarken yaşıtı bir kızla tanışmış, sonrasında da birlikte maceradan maceraya koşmaya başlamışlar. korsanlar, denizkızları, kızılderililer, bir peri ve kocaman bir timsah… on numara bir hikayeymiş yani. ama işte neticede karanfil kız dediğin el kadar çocuk; vakit geçtikçe göz kapakları ağırlaşmaya başlamış. bir noktada artık dayanamamış ve kendini, dağılan görüntülerin arasında beliren ve giderek büyüyen sarı ışığın kollarına bırakmış.

karanfil kız huzur dolu uykusundan uyandığında başucunda annesini, kardeşini, dayısını, teyzesini, amcasını, halasını, anneannesini, babaannesini, haminnesini, süt annesini ve sivri zekalı kuzenini görmüş. babası hariç herkesi… "babam nerede?" diye sorduğunda, ona adamın ortadan kaybolduğunu söylemişler. olacak iş mi, koskoca adam buharlaşıp uçmuş mu yani? ne ki hiç kimsenin adamın akıbetinden haberi yok gibiymiş. çok üzülmüş, ağlamış küçük kız. babasının niye öyle birdenbire ortadan kaybolup gittiğini anlayamıyormuş. ama ümidini de kaybetmemiş. her an, bir yerlerden çıkacak, kendisini kucaklayıverecek diye bekliyormuş. kendince küçük oyunlar bile geliştirmiş bu konuda. mesela istop mu oynanıyor, topu vargücüyle havaya fırlatırken, "baba" diye bağırıyor, yere indiğinde bir mucize eseri topu babasının ellerinde göreceğini kuruyormuş. ya da saklambaç oynarken, herkesi tek tek bulup sobeledikten sonra bıkıp usanmadan en olmadık kıyıları, köşeleri aramaya devam ediyor, arkadaşları bu durumdan sıkılıp eve dönünce de, "ortaya çık babaaa, kurtsun!" diye bağırıyormuş. ama babasından ne bir ses geliyormuş, ne bir nefes.

söylemiş miydim, bu karanfil kız'ın sivri zekalı bir kuzeni varmış. bu oğlan kızın durumuna çok üzülmekteymiş çünkü içten içe ona aşıkmış. bir gün dayanamayıp karanfil kız’a, "ben" demiş, "babana ne olduğunu biliyorum." gözleri büyümüş karanfil kız'ın. yapışmış yakasına kuzeninin, "söyle," demiş, "nerede babam?" "babanı öküz yuttu." diye cevap vermiş oğlan. karanfil kız şüpheyle bakmış ona. "hangi öküz?" "hangisi olacak? tabii ki boynuzlarında dünyayı taşıyan," demiş sivri zekalı kuzen. "ayrıca onu nasıl bulabileceğini de biliyorum." diye eklemiş sonra da. böylece kızı elinden tutup bir ormana götürmüş. kocaman ağaçlar ve yabani otlarla çevrili patikalarda yürümüş yürümüşler ve nihayet küçük bir derenin başına varmışlar. "otur şuraya," demiş oğlan. "öküz burada mı?" diye sormuş karanfil kız çimenlerin üstüne çökerek. oğlan yerden bir şey kopartıp yanına gelmiş, elindekini kıza uzatmış. "burada." "bu bir mantar," demiş karanfil kız. "öküz değil." "öküz mantarın içinde," diye cevaplamış oğlan. “bu hayatımda duyduğum en saçma şey,” demiş kız küçümseyici bir tavırla. "ne yani," diye çıkışmış kuzen, "öküzün dünyayı taşıdığına inanıyorsun da bir mantarın içinde olduğuna mı inanmıyorsun? amma da aptalmışsın!" oğlanlar sevdikleri kızlara böyle söylerler ki gerçek duyguları anlaşılmasın. her neyse, onun bu sözleri karanfil kız'ı ne kadar etkilemiş bilinmez; ama başka çaresi olmadığından mantarı dişlemiş ve başlamış beklemeye.

ağaç dallarının rüzgarda sağa sola sallanışına, kuşların uçuşuna, derenin akışına bakmış uzun uzun. derken ağaçlardan birinin haddinden fazla düz olduğunu, bir kuşun havada tuhaf bir kavis çizdiğini ve derenin az öncekinin tersi yönünde aktığını fark etmiş. ayağa kalkıp suyun akış yönünde, derenin kenarında ilerlemeye başlamış. bir ara arkasını dönünce, kuzeninin gülümseyerek kendine el salladığını görmüş, o da aynı şekilde karşılık verip yoluna devam etmiş. dere bir noktada, küçük bir şelaleye dönüşüp tepe aşağı dökülmekteymiş. karanfil kız büyük bir dikkatle suyun büküldüğü noktaya yaklaşmış ve derin bir nefes alıp kafasını aşağı uzatmış. 

öküzü işte o anda görmüş. koca boynuzlarının üzerine yerleştirdiği yerküreyle arasında sadece birkaç metrelik mesafe varmış. dilini çıkartmış, güç bela boynuzlarından sızan şelale suyunu içmeye çalışmaktaymış. "hey sen, bana bak çabuk!" diye bağırmış karanfil kız. sevimsiz bir homurtuyla karşılık vermiş ona öküz. "sen de kimsin? bu ne yaygara!" "demek dünyayı tutan öküz sensin" demiş kız. "teknik olarak o da beni tutuyor tabii," diye cevaplamış öküz. "çok enteresan." demiş küçük kız. "ama niyetim felsefe tartışmak değil. buraya babama ne olduğunu öğrenmeye geldim." öküz kıçına konan sinekleri kovmak için kuyruğunu sallamakla yetinmiş. "duydun mu beni sen!" diye çıkışmış kız. "duydum da," demiş öküz. "şu dünyayı birkaç dakikalığına tutarsan ben de şu şelalenin suyundan kana kana içebilirim." "nasıl olacak o iş?" diye sormuş karanfil kız. “koca dünyayı ben nasıl taşıyacağım?” öküz bu soruyu bekliyor gibiymiş zaten. ” amuda kalkmayı biliyorsun, değil mi?" "çocuk oyuncağı," diyerek ellerinin üstünde havaya dikilmiş karanfil kız. "ama akıllım, 'teknik olarak' ben dünyayı değil dünya beni taşıyor şu anda. çünkü yerçekimi kanunu diye bir şey var…" "sen orasını merak etme," demiş öküz saklayamadığı bir heyecanla. "sana biraz alışsın hele. şimdi anlat bakalım hikayeni."

böylece karanfil kız amuda kalkmış bir halde, babasıyla sinemaya gittiği gece olanları anlatmış öküze. hikayesini bitirdikten sonra, "eee," demiş. "şimdi söyle bakalım, ne oldu babama?" derin bir soluk almış öküz. “şu kıçıma konan sinekleri görüyor musun?" "ne alakası var şimdi ya!" demiş sinirle karanfil kız. "o sinekler beni çok kaşındırır," diye devam etmiş öküz. “bazen kuyruğumu sallamak yetmez, ellerim de yok ki şöyle hatır hatır kaşınayım, ister istemez olduğum yerde kıpraşırım. böyle durumlarda dünyada sarsıntılar meydana gelir…" "lütfen bir an önce ne söyleyeceksen söyler misin?" diye araya girmiş karanfil kız. "böyle durmak giderek zorlaşıyor. hem sen su içmeyecek miydin?" "dünyayı hemen bırakmak istemiyorum," demiş öküz "sana biraz alışsın hele." karanfil kız kaşlarını çatmış." "aklından şüphem var öküz; ama bitir bakalım hikayeni." "evet," demiş öküz. "dediğim gibi ben kıpırdayınca yeryüzünde bazı değişiklikler olur. toprak çatlar, kayalar devrilir ve bazen de insanların yaptığı binalar çöker." "deprem dediğimiz olay; biliyorum," diye araya girmiş karanfil kız sabırsızca. başıyla onaylamış öküz. "bu çöken binaların altında kalanlar için durum hiç de iyi olmaz. ölenler ölür, yaralananlar bazen günlerce yardım gelmesini beklerler. böyle durumlarda büyükler, çocukları korkudan dehşete düşmesin diye ellerinden gelen her şeyi yaparlar. göçük altında kalmış bir baba örneğin, kızından bulundukları karanlık salonun bir sinema olduğunu hayal etmesini ister. onlarca metre uzaklıktaki ufacık bir çatlaktan sızan ışığın aslında bir projeksiyon makinesinden geldiğini, şimdi dikkatle o ışığa bakıp, anlatacağı hikayeyi bir film gibi gözünün önünde canlandırmasını söyler. küçük kız arada düşleriyle karışan bu filmi izlerken dışarıdakiler yavaş yavaş da olsa onlara yaklaşmaktadır; böylece çatlaktan sızan o ışık giderek genişler ve parlaklaşır. nihayet biri uzanıp kızı, babasının kaskatı kollarından çekip alır. hafıza acı anıları siler, geriye hiç büyümeyen bir çocuğun hikayesi kalır." 

karanfil kız ve öküz bir süre hiç konuşmadan durmuşlar. nihayet öküz, "hazır mısın?" diye sormuş. kız evet anlamında başını sallayınca çevik bir hareketle kendini şelalenin buz gibi sularının altına atmış. susuzluğunu giderdikten sonra yeniden kıza dönmüş. "pekala," demiş. "sanırım ikimiz de istediğimizi aldık. dilersen dünyayı tekrar boynuzlarımın üstüne bırakabilirsin." karanfil kız yanaklarından yaşlar süzülürken gülümsemiş. "sen gerçekten çok kurnaz bir hayvansın," demiş. "biliyorsun ki, artık bunu yapamam." 

işte o günden beri öküz çayırlarda hoplar zıplar ve inekleri kovalarken dünya da küçük bir kızın omuzları üzerinde dönermiş…

5 Temmuz 2016 Salı

tatlı rüyalar / alper canıgüz



bir insan kendini napolyon sanıp bundan da mutluluk duyabiliyorsa, onu sözde tedavi edip mutsuz kılmak doğru mu?" "sırf çoğunluğun normallik anlayışına ters düşüyor diye birine deli yaftası yapıştırıp onu bir tımarhaneye kilitlemek insanlık dışı değil mi?" "neden insanları değiştirmektense insanlara dünyayı değiştirecek gücü vermeyi denemiyorsunuz?" "ya deliler haklıysa!" "delilere özgürlük!" "ve en sinir bozucusu da bana normalin tanımını yapabilir misiniz?" sorusuydu elbette. daha da ileri gidip kendisini şizofren ilan eden sanatçı bozuntuları bile vardı. tüm ruh hastaları dostoyevski, lincoln, van gogh ya da mayakovski ve tüm ruh hekimleri de bu kokuşmuş toplum düzenini korumak için onları kilit altında tutmaya çalışan gaddar gardiyanlardı.

"insanın, gerçeğine katlanamadığı bir hayata dişiyle tırnağıyla sarılması iğrenç değil de nedir?"

"bir insan kendini napolyon sanıp bundan da mutluluk duyabiliyorsa, onu sözde tedavi edip mutsuz kılmak doğru mu?" "sırf çoğunluğun normallik anlayışına ters düşüyor diye birine deli yaftası yapıştırıp onu bir tımarhaneye kilitlemek insanlık dışı değil mi?" "neden insanları değiştirmektense insanlara dünyayı değiştirecek gücü vermeyi denemiyorsunuz?" "ya deliler haklıysa!" "delilere özgürlük!" "ve en sinir bozucusu da bana normalin tanımını yapabilir misiniz?" sorusuydu elbette. daha da ileri gidip kendisini şizofren ilan eden sanatçı bozuntuları bile vardı. tüm ruh hastaları dostoyevski, lincoln, van gogh ya da mayakovski ve tüm ruh hekimleri de bu kokuşmuş toplum düzenini korumak için onları kilit altında tutmaya çalışan gaddar gardiyanlardı.

"siz yapan değil, olan bir insana benziyorsunuz. ve inanın, bu çok önemli bir niteliktir."

"ve lütfen bu kez tımarhaneden çıkmak için doktorunu ruh hastası olmadığına ikna etmek zorundaki bir insanın hassasiyetiyle anlatın her şeyi."

"ben ilişkilerime karşımdakine tam bir güven duyarak başlamayı tercih ederim. karşımdaki güvenilmez biri olduğunu gösterene kadar da böyle devam ederim. her seferinde hayal kırıklığına uğramışsam da ahlâken bunun böyle olması gerektiğine inanıyorum."

"belki de insan korktuğu için kaçmıyor, kaçtığı için korkuyor" diyen william james değil miydi?

yirmi beş yıllık öğretim üyesi profesör olcayto fişek sınıfa girdiğinde, mesleğe ilk başladığı günkü inançlarının hiç değişmediğini fark etti: öğrencilerinin hepsi gerizekalıydı.

öncelikle şunu bilmelisiniz ki, düşleriniz ancak ve ancak onlara inanacak kadar güçlüyseniz gerçekleşir.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

gizliajans / alpercanıgüz















s8
“hah” dedim alayla. “ajans sahibi bie kedi, hayvanlar la telepatik ilişkiler kuran, durmadan ağlayan yöneticiler, ortalıkta cıa ajanı gibi dolaşan müşteri temsilcileri… ben de ne eksik diye düşünüyordum. tabi ki psişik bir sismograf’

s9
 (musa’nın sanem’e iç sesleri)
… rüyalarımın kadını
…  dedi elizabeth taylor
… gülerek kesti sözümü güzeller güzeli
… yine aynı yüreğimi eriten dudak büzüş
… diye gülümsedi gül yüzlüm
… dedi ilk yaz yagmurum
… sanem ve menekşe gözleri
… diye gülümsedi sebeb-i mevcudiyetim
.. dedi gönlümün sultanı
.. dedi selvi boylu al yazmalım
… gözlerinin içi parlyarak güldü. o gözler yüzünden bir gün kendimi ateşe atacağımı hissediyorum.
… sanem?” ve ismin dudaklarımı yakıyor neden?

s15
bazı aşklar vardır içinde kahkahaların çınlamasından ziyade gözyaşlarının çağlaması daha uygun düşer.

s16
insanlardan insanlar diye söz edenler insanlardan oldum olası nefret etmişimdir.

s80
"geçmiş  olsun" dedi tunçay bey. "sanem hanım geçen gün hastaladnığınızı söyledi."
"evet, sanırım öğle yemeğinden zehirlendim. özür dilerim, aramam gerekirdi"
"hımm, peki hastalanınca ne yaptınız"
yüzümü ateş basıverdi. hereyi bilen onlarıd, ben değili "eve gittim."
"hastaneye gitmeliydiniz."
"biraz dinlenirsem geçeceğini düşündüm; nitekim öyle oldu. teşekkür ederim."
"hastaneye gitmeliydiniz," diye yineledi tunçay bey.
"ama hata bizde..." senin gibi bir eşşği işe aldık diye devam etmesini bekliyordum cümlenin, ama öyle olmadı.
".... hemen gerekli evrakları doldurun, en geç bir hafta içinde sigortanıa kavuşursunuz"
bir anda rahatlayıvermiştim. "teşekkür ederim," dedim. "yanmışsınız."
"efendim?"
"teniniz," diye açıkladım neşeyle. "bronzlaşmışsınız." hafta sonu bir yere mi gittiniz?"
"evet," dedi tunçay bey. "cenazeye."
özür dilemek para etmezdi. hakikaten eşşeğin tekiydim.

s88
tamay bey ile ilk görüşme
"... burada kutu beyin oluyor değil mi"
"kesinlikle'" diye yanıtladı tamay bey keyifle. "yani tüm yapmamız gereken, insanların beyinlerini çeşitli biçimlerde kesip üzerlerinde öğrenme deneyleri yapmak! doğru kutuyu buluncaya dek...." onu böyle sakin sakin dinlemek beni potansiyel bir cani yapmazdı. aptal aptal bakıyordum. derken kahkahayı patlattı tamay bey. "hay allah iyiliğiniz versin musa bey! yüzünüzü görmenizi isterdim."
"nasıl?" diye geveledim.
katıla katıla gülüyordu karşımda. "dalga geçiyorum yahu, işletiyorum sizi. ben kutular konusundaki hobimden bahsederken öyle boş bakıyordunuz ki, dayanamadım..."
oyuna getirmişti beni pezevenk. çaresiz gülümsedim. "neyse içim rahatladı..."
"yani kusura bakmayın n'olur... mütevazi bir eğlence diye bakın, olur mu?"
çok pis tufaya gelmiştim hakikaten. "tamam tamam" dedim. "benim aptallığım. kutu müzesi gibi sapıkça bir şey söylediğinz anda nalmalıydım..."
bıçak gibi kesildi kahkahaları. "o konuda şaka yapmıyordum."
bir an buz gibi birbirmize baktık. derken uyandım. namussuz yine işletiyordu beni. bir kahkaha attım. hayır. o hâla gülmüyordu. nefretle bakıyordu bana. "ben gideyim." dedim.
odasından çıkınca derin bir nefes aldım. nasıl allah'ın cezası bir yerdir bu gizliajans?

s184
mevsimlerden yazdu ve tercüme-i halime ne söylesem azdı. biliyordum, gidecekti. kim bilir, belki de bir bekleyeni vardı? lakin gözlerinden anlıyordum, o da benim gibi yalnızdı. dışarıdan bakınca halleri pervasız, ruhu uçarıydı. sevdiyse de çok, korkarım bana pek inanmazdı. işte bu konuda çok haksızdı. varsın olsun; başka kim gözlerinde umudu ve acıyı aynı anda böyle güzel taşırdı? tanrı'nın kaderime yazdığı işte bu kızdı.

s96
... boş zamanlarını kolaj yaparak falan geçiriyordur herhalde. böyle kadınlar arasında nedense çok popüler olan ve genellikle sermik yapımı ya da ispanyolca dersleriyle başlayıp küba dostları derneği'yle devam eden, en nihayetinde de tımarhaneyle tamamlanan bir kişisel gelişim yolculuğunun uğrak noktalarından birinde olmalıydı.

s102
 "niye benimle bu kadar uğraşıyorsunuz"
"çünkü sizi çok sevimli buluyorum"
ne diyeceğimi bilemiyordum "bilmukabele"
mehtap şuh bir kahkaha attı. "ömürsünüz hakikaten. bilmukabele! nereden öğreniyorsunuz bu lafları! eski türk filmlerinden mi?"
"her rüzgara yelken açsaydık, çoktan baştankara olmuştuk yavrum," dedim bitirim bitirim. "bak bunu eski bir türk filminden öğrendim işte. orhan günşiray kendisini baştan çıkarmaya çalışan bir konsomatrise söylüyordu"
mehtap apışmış bir halde suratıma bakarken "izninle, sevgilimi bulmam gerekiyor," deyip yanımdan uzaklaştı.
zevkten geberecektim.

insanlardan insanlar diye söz eden insanlardan oldum olası nefret etmişimdir.

ben atıp tutmayı sürdürürken, sevilay usulca avcumun alt kısmındaki yara izine dokundu.
-- "nedir bu?"
-- "cam kesiği" dedim. "anneme çok sinirlendiğim bir gün evdeki kapılardan birinin camına yumruk atmıştım. o zamandan kaldı bu iz."
-- "benim de var bir yara izim" diyerek sol bileğini gösterdi sevilay. kocaman, yuvarlak bir leke vardı atardamarının üzerinde. "erkek arkadaşımla atışıyorduk biz de. o bağırıp çağırıyor, ben de susmasını söylüyordum. hiç tınmıyor, aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu. ben de sonunda elimdeki sigarayı bileğime bastım."
-- "kendini öldürmek için mi yaptın bunu?"
-- "hayır hayır” dedi sevilay. "konuyu değiştirmek için yaptım." gülerek bana baktı sonra. "bazı konular zor değişiyor."
hayranlıkla baktım ona.

-- "ne kadar güzelsin sevilay. ne kadar doğrusun... sevenler birbirlerine yara izlerini gösterirler. ilk önce bunu yaparlar. sana ruhumu açmadan önce bil ki incinebilirim demek için. çünkü en çok sevdiklerin yaralar seni." gözlerim yaşlarla dolmuştu. "neden sanem bana hiç yara izlerini göstermedi sevilay?"


bir minibüs dolusu mahvolmuş hayat, karizmatik kaptan mutullah akçabey yönetiminde, saatte ortalama yetmiş kilometre hızla kendilerini gelen evrak giden evrak arası biraz daha tüketecekleri işkencehaneye doğru ilerlerken, bir gece önce şatosunda düzenlediği kokain ve seks partisinin düşlerine dalmış sean connery'nin kıçında pireler uçuşuyordu.

evet. utanarak kabul ediyorum ki, bunu bir yerde okudum. ama ne fark eder? bütün şiirler, romanlar senin için yazılmadı mı zaten? bütün şarkılar senin için söylenmedi mi? masumların kanı senin için akmadı mı? ruhum hep seni aradı benim sanem. hep seni arar. milyonlarca yıl geçsin, sistemler çöksün, güneşler patlasın benim ruhum seni arar. ve biliyor musun sanem, bulur da. şimdi bulduğu gibi bulur.

derhal harekete geçmek yerine, on beş saat uyumak suretiyle her zaman olduğu gibi gerçeklerden kaçmayı tercih etmiş ve affedilmez bir hata yapmıştım.

yalan söylemeyi sevmiyor ama tanrı'ya şükür ki başarıyla gerçekleştirebiliyordum.

inşaat halinde bir bina düşün ve ben de kendimi onun çatısından aşağı atarak intihar etmeye karar vermiş olayım. eğer merdivenlerin parmaklıkları henüz inşa edilmemişse, inan bana, basamakları apartman boşluğu tarafından değil, duvar tarafından tırmanırım. hiç kimse ölene kadar ölüme hazı değildir.

sonra o ilk meş'um soruyla kopuş başlar: anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı? bu masumane görünen soru, içinde korkunç bir gizli argüman barındırmaktadır: bu da sevginin ölçülebilir bir şey olduğu iddiasıdır. biliyor musunuz, çocuk o güne kadar bunu hiç düşünmemiştir bile. o hayatı ve hayatın bir parçası olarak kendisini ve diğerlerini doğallıkla sevmektedir. ne ki, birden tartmaya başlar... annemi mi daha çok seviyorum babamı mı?

bu ve benzeri konularda düşünmek için derhal biramı yenilemem gerekiyordu.

iki insanı, bir üçüncüyü ezmek kadar birbirine yaklaştıran bir şey var mıdır şu dünyada?






29 Temmuz 2012 Pazar

oğullar ve rencide ruhlar / alper canıgüz

















… beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
… gerçek acı sessizdir, bir huzurevi gibi.
bu erkin ile koray'ı çok gözlemiştim, sokakta yürürlerken, bakkalda kola içerlerken falan. sürekli bir şeyler konuşur ve neredeyse her sözcüğün ardından bir kahkaha patlatırlardı; çoğunlukla da kendi ağızlarından çıkanların. birbirlerini ya da herhangi bir başka şeyi gerçekten anlamaya çalıştıklarını zannetmiyorum. sadece salak salak gülüyorlardı. kendilerini hep dışarıda bıraktıklanyla tanımlayan insanlar böyledir. bir tür uyuşturucu, alttan alta hep var olan sessizliği işitmelerini önleyen bir tür gürültüdür kahkaha onlar için. gülmek, hayatla yüzleşmekten korur onları. diyeceğim, kafası kanşık, kayıp tiplerdi işte. açıkçası hiç umudum yoktu bunlardan. birkaç yıl ota boka gülüp ne kadar farklı olduklannı düşünecekler, sonra da "aslında" ne kadar farklı olduklanna inanmayı sürdürerek sefil bir orta sınıf hayatına adım atacaklardı.
oturur vaziyette sağ tarafımdaki pencerenin perdesini aralayarak dışarı baktım. bunu hemen hemen her gece yaparım aslında. sanki pencerenin öbür yanında tanrı'yı görüvericekmişim ve o bana her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıklayacakmış gibi tuhaf bir hissim vardır. üstelik keman biçimli kafası ve şakaklarında iyice seyrelmiş saçlarıyla havada süzülürken hayal ettiğim bu tanrı, üst kat komşumuz hasan amca'ya fena halde benzemektedir.
bizimkilerin keyfine diyecek yoktu. birini ezme fırsatını bulduklarında nasıl da parlıyordu gözleri. üstelik ellerine geçecek hiçbir şey yokken. sırf birini aşağılamak için yapıyorlardı bunu. zevkine. çocuklara bakıp da saflık, masumiyet ve güzellik edebiyatı yapanlara şaşarım. ben bizimkilere bakınca, insanoğlunun en alçakça eğilimlerinin en çıplak halinden başka bir şey görrmüyorum.
garip ama bu olay ortamın ağır havasını dağıtıvermişti birden. şemi abi başsağlığı dileklerini kabul ederken cemaat arasında neşeli fısıldaşmalar ve hatta merhum hakkında çlçülü dedikodular başlamıştı bile. kim bilir, belki de rebi abi'nin baygınlık geçirmesi herkeste ölü için yeterince acı çekildiği biçiminde rahatlatıcı bir hiissiyat yaratmıştı.
işlenen suçun sorumluluğunu bir deliye yüklemek otoritenin sadece kolayına gelmiyor, aynı zamanda işine de geliyordu. meseleyi, "katil zaten delinin tekiymiş," diye çözmek rahatlatıyordu onları. yani düzen o kadar mükemmel ki, o düzenin yasalarına karşı çıkan kişinin aklından kuşkulanmak gerekir demeye getiriyorlardı. işte beni hasta eden bu yaklaşımdı. cinayeti kimin işlediğini umursamıyordum aslında. insanların ruhunu çürümeye mahkûm etmek, onları içki şişelerinde, hayal dünyalarında teselli aramaya itmek çok daha büyük bir suçtu ve bunu yapanların ikiyüzlülüklerini, sığlıklarını suratlarına çalmak istiyordum. hayır, delilerin değil en aklı başında insanların, evlerine girip gırtlaklarını kesebileceğini anlasınlar istiyordum.
ağlamanın bir kadın için her daim ulaşılmaya çalışılan bir ruh durumu olduğuna inancım tamdı.
"burdan kaçarken gördüğün adam..." kulaklarımı ateş basıvermişti. dikkat kesildim. "biraz he-man'e benziyor muydu?"
önce gerçekten anlamadım. iyi niyetle çeşitli olasılıkları değerlendirdim: post-travmatik stres bozukluğu, mani, akut psikotik atak vesaire... hayır, hiçbiri değildi. yarım aklıyla beni faka bastırmaya çalışıyordu. aklınca he-man denen angutla hayal gücümü tahrik edecek, ben de uydurduğum hayali şüpheli hakkında kim bilir ne palavralar sıkmaya başlayacaktım. böylece karakolda adamın eşkâlini görmedim derken yalan söylediğim anlaşılacaktı. hayretle, hiçbir şeyin tek boyutlu olmadığını, geri zekâlılığın bile dahice denebilecek bir düzeyi bulunduğunu kavrıyordum. "evet, evet," dedim heyecanla. "sapsarı saçları vardı. kıçında da böyle sipsivri bir kuyruk sallanıyordu .
bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. en akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. aslında hiçbir konuda bir fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. ve onun içine koyacak bir şey bulamaz, işte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikâyesi. evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde tanrı'yla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutması gerekmektedir: hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.
sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. üstelik siz, ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırken, içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda pencereden giren akşam güneşinin ışığında neşeyle dans eden tozlar dört bir yana dağılır. onlann huzurunu kaçırmak sizi öyle çok üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. birden gözlerinize yaşlar hücum eder. bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. iki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. usulca oynatırsınız parmağınızı. hâlâ oradadır. derken diğerleri ona katılırlar. yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür.
bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa, bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya çıldırdınız. hangisi olduğuna kendiniz karar vereceksiniz.
aynı onun gibi, muhatabımın değil milyonların göreceği acıklı mimiklerle rolümü yorumladım. "buruk bir çocukluk geçirdim öztürk," dedim sümüklerimi çekerek. "ben devrik cümle bile kuramazdım. kuramazdım, çünkü korkardım. sorumluluklarım vardı. akranlarım bozuk bir türkçe'yle gül gibi anlaşırken, bütün o gramer kurallarının anasını ağlatarak bildirişirken, giriş gelişme sonuç kavramlarından bihaber, rasgele bölünmüş paragraflarla kompozisyon yazarken, ben... ben kendime ihanet eder cümlenin öğelerine sadık kalırdım. ömrüm düzgün cümleler halinde geçti. bilmeden bazı hatalar yapmışımdır tabii. bilsem... (buradaki şiddetli kafa hareketim nedeniyle briyantinli perçemim alnıma düşer ve kuvvetle muhtemel ki yumruklarımı sıkmışımdır.) bilsem anlamı öldürür yine de cümleyi kurtarırdım. oysa şimdiki halime bak. kelimeler kifayetsiz kalıyor, dilbilgisi sırnaşık! saçmasapan cümleler kuruyorum ve duyduğum mutluluk bana kaygı ile karışık bir utanç veriyor!"
"bu utanılacak bir şey değil," diye elini dostça omzuma koydu öztürk aynı zamanda bağlam özürlülüğünün zirvesine tırmanarak. "sen sadece yapman gerekeni yaptın."
"hayır! hayır!" diye bağırdım, reddettim, kendime vurdum. "yapmamalıydım, o anlamlara kıymamalıydım!"
"kıymadın," diye coşkuyla müjdeledi öztürk bu kez islam'ın kurulduğu günlerde yaşamış bir tatlı ihtiyarcık gibi. "sözler, kelime değerlerinin ötesinde anlamlar taşırlar."
akabinde beni tercihan siyah beyaz bir formatta, tepeleme tuhaf bir sıvıyla dolu bir şırınganın içinde aptallaşmış bir halde hayal edebilirsiniz. özel bir elbiseye ihtiyacım yoktu çünkü daha önce sıvı oksijenden yararlanma dersi almıştım (duygular sadece temelsiz düşünceler midir? adlı serüvenden) ve duygu hanım'ın beyninde yeterince oksijen molekülüyle karşılaşacaktım. her şey aşağı yukarı yolunda gitti. leibniz'in dev bir beyin inşa etsek ve içine girip baksak tüm göreceğimiz bazı mikrokimyasal işlemler olur, o beyinde ne düşünüldüğünü, ne hissedildiğini asla anlayamayacağımız savının doğruluğunu bizzat yerinde gördüm.
… hayatımın en hızlı günlerini yaşıyordum. dövüşecek düşmanlar ve sevilecek kadınlarla çevrelenmiştim. gerçi silahım plastiktendi. kadınlarım da öyle. yine de böylesi hiç yoktan iyiydi.
… annem derhal başka bir anaokuluna gönderilmem fikrini ortaya attı.babamla ikisi işteyken benim evde yalnız kalmamı istemiyordu.nedense evdeki tüm ilaçları yutup kendimi öldüreceğim gibi tuhaf bir düşünceye kapılmıştı.oysa kim böyle bir salaklık yapar ki? kendini camdan aşağı atmak varken.
... sonunda babam tartışmayı noktalayan ve kurtuluşumu müjdeleyen kararını açıkladı “ecdadını s.kerim ben anaokulunun!”
… gerçi ben kendimi her zaman suçlu hissederdim. doğuştan gelen bir şey bu. ayrı konu.
… çocuklara bakıp da saflık, masumiyet ve güzellik edebiyatı yapanların aklına şaşarım. ben bizimkilere bakınca, insanoğlunun en alçakça eğilimlerinin en çıplak halinden başka bir şey görmüyorum.
… ben devrik cümle bile kuramazdım. kuramazdım, çünkü korkardım. sorumluluklarım vardı. akranlarım bozuk bir türkçe’yle gül gibi anlaşırken, bütün o gramer kurallarının anasını ağlatarak bildirişirken, giriş gelişme sonuç kavramlarından bihaber, rasgele bölünmüş paragraflarla kompozisyon yazarken, ben… ben kendime ihanet eder cümlenin öğelerine sadık kalırdım. ömrüm düzgün cümleler halinde geçti. bilmeden bazı hatalar yapmışımdır tabii. bilsem… (buradaki şiddetli kafa hareketim nedeniyle briyantinli perçemim alnıma düşer ve kuvvetle muhtemel ki yumruklarımı sıkmışımdır.) bilsem anlamı öldürür yine de cümleyi kurtarırdım. oysa şimdiki halime bak. kelimeler kifayetsiz kalıyor, dilbilgisi sırnaşık! saçmasapan cümleler kuruyorum ve duyduğum mutluluk bana kaygı ile karışık bir utanç veriyor!”
adalet denen şey bir yalandan ibaretti. insanlar suç işledikleri için değil suç işlenmemesi gerektiği için cezalandırılıyordu. sistem gaddarca bir caydırıcılık üstüne kurulmuştu.
descartes'i düşünüyorum gözlerim kapalı / ya ilham geliyor ya inme iniyor.
bütün orta sınıf çalışanları gibi iş günlerini hafta sonunu bekleyerek, hafta sonunu da iş günlerini özleyerek geçiriyorlardı. ömürlerinin son dakikasının nasıl geldiğini anlamayacaklardı bile. sistemin zaferi.
neticede ahlak, herkese üç aşağı beş yukarı aynı şekilde davranabilmek değil midir?
bazen merak ediyorum, hayatta kaybetmeye mahkum olduklarının farkındalar mı diye.

çünkü duygularımızı canlı kılmanın yegane yolu devinimdir. durağanlık dimağ gücü verirken insanı hissizleştirir.