fyodor dostoyevski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fyodor dostoyevski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2022 Pazartesi

dostoyevski'nin kadınları

 

nastenka 


nastasya flippovna


gruşenka



Illustrations, Ilya Glazunov

4 Ocak 2022 Salı

the body of the dead christ in the tomb (1521) / hans holbein



tablo isa’nın çarmıhtan indiriliş anını gösteriyordu. genelde ressamlar çarmıhta ve çarmıhtan indirilmiş isa’yı daima eşsiz bir güzellikte resmetmişlerdir. en korkunç işkenceler bile bu güzelliği yok edememiştir. oysa rogojin’in evinde gördüğüm tabloda, bu güzellikten eser yoktu. bu, çarmıha gerilmeden evvel de sonsuz acılar içinde kıvranmış, işkence görmüş, yaralanış, taşıdığı çarmıhın ağırlığıyla ezilmiş, askerlerle halkın dayağını, sonunda da (en azından benim hesabıma göre) altı saat süren çarmıhın azabını çekmiş bir insanın ölüsüydü. bu gerçekten de çarmıhtan yeni indirilmiş bir adamın yüzüydü… ölümün sertliği başlamamıştı henüz. yüzünden sanki hâlâ acı çektiği okunuyordu. sanatçı bunu büyük bir ustalıkla yansıtmıştı. böyle işkencelerden sonra, kim olursa olsun, kesinlikle böyle görünürdü. hıristiyan kilisesi’nin, isa’nın çektiği ıstırabın sembolik değil gerçek olduğunu savunduğunu biliyorum. buna göre onun bedeni tabiat yasalarının etkisindedir. tabloda, darbelerden bozulmuş, çok şişmiş, kanlı çürüklerle dolu bir yüz gösteriliyordu. açık gözlerinde ölüm okunuyordu; göz bebekleri kaymıştı. ama işin garibi, işkence çekmiş bu insanın ölüsüne bakarken insanın aklına çok ilginç bir soru beliriyordu: onun müritleri, gelecekteki havarileri, onu izleyen ve kendilerini çarmıhın dibine atan kadınlar, ona inanan bütün insanlar önlerinde böyle bir ölü gördükleri halde nasıl oldu da onun dirileceğine inanabildiler? eğer ölüm böyle korkunç ise ve tabiat yasaları bu denli güçlüyse, bunları nasıl alt ederiz? yaşarken tabiata hükmedebilen, “talifa kumi!” diyerek bir genç kızı, “lazar, dışarı çık!” diyerek bir erkeği dirilten, yasaları yenemediğine göre bizim elimizden ne gelir? insan bu tabloya bakınca, tabiatı, kocaman, acımasız sessiz bir hayvan ya da ne denli tuhaf olsa da, yeni icat edilmiş kocaman bir makine olarak hayal ediyor. bu makine, ulu, değeri hiçbir şeyle kıyaslanamaz bir varlığı, bütün tabiata, onun yasalarına ve belki de sırf o varlığın vücut bulması için yaratılmış bütün evrene bedel o varlığı duygusuzca yakalamış, parçalamış, yutuvermiştir. bu tabloda her şeye hükmeden o karanlık, çirkin ve anlamsız, ölümsüz güç canlandırılmaktadır; ister istemez sizi de etkisi altına alan bir güç… tabloda yer almayan ama o anda ölüyü çevreleyen insanlar, bütün umutlarını ve belki de inançlarını parçalayan o gece, büyük bir acı duymuş olmalılar. her biri, içlerinde asla peşlerini bırakmayacak bir düşünceyi yanında götürmüş olsa da, korku içinde dağılmış olmalıydılar. kendisi de işkence sonrası hayalini görebilseydi, çarmıha kendisi çıkar, böyle bir ölüme katlanabilir miydi? tabloya baktığınızda, aklınıza ister istemez böyle bir soru da geliyordu. (budala)

"bu tabloda belki de, özellikle, herkesin boyun eğdiği ve sizi de ister istemez etkisi altına alan o karanlık, küstah, anlamsız-sonsuz güç canlandırılmış. ölünün çevresinde yer alan ve hiçbirini tabloda görmediğimiz insanlar o akşam bir anda bütün umutlarını, hatta belki de inançlarını paramparça eden korkunç bir acıyı ve kuşkuyu yaşamış olmalıydılar. asla kurtulamayacakları bir düşünceyi de içlerinde götürerek her biri bir yana dağılıp gitmişti belki de.

isa da öldürülmeden önce kendisinin şu tablodaki halini görebilseydi, çarmıha kendiliğinden çıkar ve şimdi olduğu gibi ölür müydü? tabloya baktığınızda işte bu soru da karşınıza dikiliyordu.” (ippolit - dostoyevski, budala)

"cenevre’ye giderken müzeyi ziyaret etmek için bir gün basel’de kaldık; kocama, bu müzede bulunan bir tablodan çok söz edilmişti. holbein’ın bir tablosuydu bu, tabloda mesih’in, haçtan indirilen, insan görünümünü yitirmiş, çürümeye yüz tutmuş bir din şehidini sırtında taşıması resmedilmişti. kanlar içindeki şişmiş yüzün görüntüsü feciydi; o sıradaki ruhsal durumum tablonun önünde daha uzun süre kalmama elvermedi, bir başka salona geçtim. fakat kocam resmin önünde donup kalmıştı. tablonun fiyodor mihailoviç üzerinde bıraktığı izlenimin bir yansımasını budala’da bulmak mümkündür. yirmi dakika sonra tablonun yer aldığı salona döndüğümde, kocam sanki zincirle bağlanmış gibi hala orada, aynı yerdeydi. aşırı heyecanlı yüzü çoğu kez sara nöbetleri öncesi dikkatimi çekmiş olan o müthiş korkunun izlerini taşıyordu. usulca koluna girdim, salondan çıkardım, bir sıraya oturttum, sara nöbeti geldi gelecekti; neyseki beklediğim gerçekleşmedi. yavaş yavaş sakinleşti, fakat müzeden çıkarken tabloyu ısrarla bir kez daha görmek istedi” fyodor dostoyevski: bir yaşam - anılar, anna dostoyevski

30 Temmuz 2019 Salı

budala / dostoyevski


















nastasya filippovna: mışkin, nastasya filipovna'nın portresini gördüğü ilk anda içinden geçirdiği "gerçekten çok güzel kadın" mırıltısına yenik düşer. büyülenmiştir, onu ilk gördüğü anda aşık olmuştur. daha sonraları söyleyeceği "ben bir hiçim ama siz, acı çektiniz ve böylece bir cehennemden temiz çıktınız." sözünden itibaren mışkin kayıptır.*

nastasya filippovna'nın niçin öldürüldüğüne dair, dostoyevski, bize açık seçik bir gerekçe vermiyor. biz, okuyucu olarak yalnızca olayın gidişatını izlemekle kalıyoruz. her zaman olduğu gibi, burada da iş, okurun yorumuna bırakılıyor. o, yalnızca anlatıyor. olay şudur: budala romanının kahramanı prens mışkin, bir yandan generalin saf ve iyi yürekli kızı aglaya'yı severken, öte yandan anaç tabiatlı ve "tecrübeli" bir kız olan nastasya filippovna'yı da sever. ama nastasya filippovna, rogojin tarafından da sevilmektedir. bu karışık ilişkiler ağı durmadan karışıklaşarak sürüp gider ve bir yerde prens mışkin, nihai kararını vermek zorunluluğunu hisseder: nastasya ile evlenmeye karar verir. nastasya da durumdan memnun görünür. düğün hazırlıkları yapılır, nikahtan herkes haberdar kılınır ve nihayet nikâh ânı gelir. mışkin, kilisede gelini beklerken, gelin de yardımcıları tarafından kiliseye götürülmek üzere hazırlanır. tam evden çıkacaklarken, orada rogojin peydahlanır. nastasya, onun bakışlarını yakalar, ona koşar ve "deli gibi" ellerine sarılarak: "kurtar beni! hemen, şimdi, nereye istersen götür beni!" diye haykırır. böylece ikisi kaçarlar. kilisede bekleyen prens mışkin olanları öğrenir. rogojin'in gidebileceği yerleri bilir. onu arar. aradığı yerlerde bulamaz. ama bulamayışı onun isabetsizliğinden değil, rogojin'in oyunundan kaynaklanmaktadır. mışkin'in arayışı sürerken, rogojin onu yakalar ve prens'i evine çağırır. prens, evde manzarayı görür: nastasya öldürülmüştür! prens sessizce titremektedir. "onu sen mi?" diye sorar rogojin'e. o da: "onu ben..." diye cevap verir. iki âşık o geceyi, ölünün odasında, bu meseleden hiç söz etmeksizin geçirirler. yalnız bir ara, havanın sıcaklığından dolayı cesedin kokabileceği üzerinde dururlar, ama rogojin kokunun yayılmaması için tedbirini almıştır. ertesi sabah, katili kendinden geçmiş bir şekilde, sinir buhranları içinde bulurlar. prens mışkin de, doktorunun, onu ilk gördüğünde söylediği gibi "budala" bir haldedir.*


(...) nastasya filipovna,
adın, tehlikeli bir kıvrımdır her dudakta,
derler ki, karla ölçermişsn yanaklarını,
rüzgarların yuvasıymış saçların,
(hercaidir demiyorum onlara)
ve gözlerin bir dar boğazmış, arabaları
yuvarlanırmış içine, karmış onları
sayan ve karlardan alırmışsın
yanaklarının ölçütünü"
(ingeborg bacmann)


ippolit: dostoyevski'nin çoğu karakteri gibi, rus coğrafyasıyla kontrast oluşturmayan beyazlıktaki yüzü, hiç elden bırakmadığı gururu ve hastalıklı tavrıyla tedirgin edici bir roman atmosferine katkı yapar ippolit. karşınızda otursa yüzüne bakmaktan kaçınacağınız, ama dostoyevski'nin feneriyle içine baktığınızda acıdığınız bir çocuk gibidir. *


...kadar yalnızca yaralarının acısını hissedersin. ama asıl ve en büyük acı belki de yaralarının acısı değildir. en önemli olan, bir saat sonra, az sonra, on dakika sonra, biraz sonra, yarım dakika sonra, biraz sonra, o anda ruhunun bedeninden ayrılacağını, artık bir insan olmayacağını, bunun kesin olduğunu, en önemlisi de kesin olduğunu bilmendir. 


yalnızca şöyle bir açıklaması olabileceğini düşünüyordu: “gururu incinen bu inanılmaz kadın” çılgınlığı öylesine ileri götürebilirdi ki, rahat bir geleceğe konmaktansa, toplum içinde yükseklere çıkmaktansa, kendisine yapılan bu öneriyi geri çevirerek, karşısındakine duyduğu küçümsemeyi büyük bir hazla açığa vururdu.


“tam o anda şu olağanüstü artık zaman olmayacak sözü çok anlaşılır geliyor bana.” gülümseyerek eklemişti sonra: “muhammed’in sara nöbeti sırasında allah’ın katına çıkıp, devrilen testinin suyu boşalmadan döndüğü o an gibi bir andı bu.” 


karşı konulmaz, neredeyse ayartıcı bir istek ansızın bütün benliğini sardı. banktan kalktı, parktan çıkıp doğrudan petersburg yakası’na doğru yürüdü. biraz önce neva kıyısında rastladığı birine neva’nın karşısına, petersburg yakası’na nasıl gidebileceğini sormuştu. adam anlatmıştı ona nasıl gidileceğini. ne var ki prens o yana yürümemişti.


beklemediği birçok değişiklik için az mı sıkıntı çekmişti! ama yabancı ruhu karanlıktır, bilinmez, rus ruhu da öyledir; çoğu insan için karanlıktır, bilinmez…


acıma duygusu aklını başına getirecek rogojin’in, eğitecek onu. acıma duygusu bütün insanlığın başlıca ve belki de tek yasasıdır. 


zavallı şövalye, hırpani, eksantrik… 

bir zamanlar zavallı bir şövalye vardı 
sessiz ve sade,
somurtkan ve solgun,
cesur ve dürüst.
bir hayale kapılmış,
aklının almadığı,
hiç unutamadığı,
ta yüreğine işlemiş.
o gün bu gündür içi yandı,
kadınlara dönüp bakmadı,
ömür boyu konuşmamaya,
kararlıydı hiçbiriyle.
atkı yerine boynuna,
bağlıyordu tespi


yüzünde en küçük bir alaycı ifade de, bir canlılık ifadesi de yoktu. tersine, haklılığına körü körüne bir inanmışlığın ve aynı zamanda kendini sürekli haksızlığa uğramış hissetme ihtiyacının tuhaf bir ifadesi vardı yüzünde.


gerçi her zaman olduğu gibi birçok konuda prens kendini suçlu buluyordu ve cezalandırılmayı da içtenlikle bekliyordu. 


aslında prens iki aşırılığı yüzünden bir süredir kendini suçluyordu: bunlardan biri aşırı “anlamsız ve bıkkınlık veren” saflığı, öteki ise “içini karartan, aşağılık” kuşkuculuğuydu. 


aglaya’nın bu notunun bir aşk notu, bir âşık randevusu olduğunu ekleseydi, bunu söyleyen adına utancından yerin dibine girer, belki düelloya bile çağırırdı onu. 


ya demiryolları? diye haykırdı kolya. hayır heyecanlı delikanlı, demiryolları genel bir eğilimi açıklamakta kullanılan bir sembol, bir imgeden başka bir şey değil. insanların mutluluk peşinde acele etmesini, gürültü çıkarmalarını, telaşlarını anlatıyor! insanlardan uzaklaşmış bir düşünür şöyle yakınıyor: “dünyada giderek daha çok gürültü, sanayi, ama daha az huzur var artık 


yani şunu söylemek gerek: buharlı gemiler, demiryolları çağındayız; ama ben şöyle diyeceğim: utançlar ve demiryolları çağındayız... çünkü sarhoşum ben, ama haklıyı 


bir defasında dünyayı “güzellik” kurtaracak dediğiniz doğru mu prens? (yüksek sesle seslendi herkese:) baylar! prens dünyayı güzelliğin kurtaracağını iddia ediyor! bense onun şimdi âşık olduğu için böyle düşündüğünü iddia ediyorum. baylar, prens âşık. buraya geldiğinde yüzüne bakar bakmaz anladım âşık olduğunu.

sanırım şu anda son derece aptalca bir şey yazdım. ama düzeltecek zamanım yok, söyledim bunu. ayrıca beş satırda bir kendimle çelişkiye düştüğümü fark etsem bile, bu yazının tek sözcüğünü değiştirmeyeceğime özellikle söz verdim kendime. yarın yazımı okurken test etmek istiyorum düşüncelerimin akışını. yaptığım yanlışları fark edebilecek miyim? bu odada kaldığım altı ay süresince düşündüklerim gerçek miydi, yoksa hep sayıklıyor muyum. 

akrebe benzeyen bir şeydi, ama akrep değil. daha iğrenç, daha korkunç (belki de doğada böyle yaratıklar olmadığı için daha korkunç) bir yaratıktı, belki de özellikle bunun için girmişti rüyama ve asıl sır da bund 

ah, artık hiçbir şey umurumda değil; artık hiç kızmıyorum, ama tekrar söylüyorum, o zamanlar, o zamanlar geceleri hırsımdan düpedüz yastığımı kemiriyor, yorganımı parçalıyordum. ah, ne hayaller kuruyordum, ne çok şey istiyordum; beni on sekiz yaşında, yarı çıplak, evsiz barksız sokağa atmalarını, koca kentte yapayalnız, kimsesiz, işsiz güçsüz, aç dolaşmayı, bir akrabamın, bir tanıdığımın olmamasını, karnım aç, ezilmiş, hırpalanmış (böylesi daha iyi!), ama sağlıklı olmayı ne çok isterdim... işte o zaman gösterirdim ben.. 

hepsi doğaldı tabii bunların, insanlar birbirlerine acı çektirmek için yaratılmıştı 


kısacası, odada korkunç bir düzensizlik vardı. ilk bakışta ikisinin, erkeğin de, kadının da düzgün, ama yoksulluğun küçülttüğü insanlar olduklarını hemen anlamıştım. bu öyle bir yoksulluktur ki, onunla mücadeleye her kalkışıldığında sonunda düzensizlik üste çıkar, hatta insanlar artık onunla mücadelede kurtuluşu düzensizlikte bulur, bu düzensizlikten de her gün biraz daha artan acılı, intikam duyuyordu.


ilk bakışta ikisinin, erkeğin de, kadının da düzgün, ama yoksulluğun küçülttüğü insanlar olduklarını hemen anlamış…


sinirli alınganlıklarından olağanüstü haz duyan insanlar vardır, üstelik bu duyguları en üst düzeye çıktığında (ki bu pek sık olur) hazları da en üst düzeye çıkar. öyle ki böyle anlarda aşağılanmış olmak, aşağılanmamaktan daha çok haz verir onlara. bu sinirli tipler zekiyseler, yani sinirlenmesi gerekenin on katı sinirlendiklerini anlayacak durumdaysalar, sonraları büyük acılar içinde pişman olurlar yaptıklarına. 


bu arada, çok istememe karşın, gelecekteki yaşamın da, cennetin de olmadığını hiçbir zaman düşünemedim. daha doğrusu, hepsi var bunların, ama bizler gelecekteki yaşamdan da, onun yasalarından da bir şey anlayamıyoruz. peki ama, bunu anlamak o kadar zor ve olanaksızsa, benim için ulaşılmaz, anlaşılmaz olan için nasıl sorumlu tutulabilirim. 


boyun eğmek gerektiğini, düşünmeden, yalnızca ahlaklı olmak için boyun eğmek gerektiğini, uysallığım sayesinde öteki dünyada kesinlikle ödüllendirileceğimi söylüyorlar. onu anlayamadığımız için kendi kavramlarımızı ona yakıştırarak tanrı’yı aşırı derecede küçümsüyoruz. ama tekrar söylüyorum, onu anlamak olanaksızsa, insanın anlamasına izin verilmemiş şeylerle ilgili sorulara insanın cevap vermesi zordur.


doğmamak elimde olsaydı, bu komik koşullar altında var olmayı belki de seçmezdim (ippolit)


“yalnızca doğru var sizde, öyleyse haksızlık da.” unutmayacağım bunu ve üzerinde düşüneceğim.


gelgelelim, size karşı bir günahım var: sizi seviyorum. mükemmelliği sevmemek imkânsızdır. mükemmelliğe, yalnızca mükemmelliğe bakılabileceği gibi bakılır, öyle değil mi? oysa bu arada ben size aşığım da. gerçi sevgi insanları eşitler, ama endişelenmeyin, ruhumun derinliklerinde bile olsa, sizi kendimle eşitlemiş değilim. 


hatta iyi niyetli olması, ama öte yandan hiçbir yeteneğinin, hiçbir özelliğinin, hatta hiçbir tuhaflığının, kendine özgü tek bir fikrinin olmaması, yani kesinlikle “herkes gibi” olmasından daha sıkıcı bir şey düşünülemez. zengindir, ama bir rothschild değildir; saygın bir ailesi vardır, ama hiçbir zaman bir etkinliği olmamıştır; dış görünümü hoştur, ama neredeyse hiç ifade yoktur hoşluğunda; iyi bir öğrenim görmüştür, ama onu nerede kullanacağını bilemez; aklı vardır, ama kendi fikri yoktur; kalbi vardır, ama soyluluktan yoksundur vesaire, vesaire... böyle insan çoktur dünyada, hem tahmin edildiğinden de çoktur. bütün insanlar gibi onlar da iki ana gruba ayrılır: birinci grup dar kafalılar, ikinci grup “biraz daha kafası çalışanlar”. birinci gruptakiler daha mutludur. dar kafalı “sıradan” bir insan için kendini, sözgelimi, olağanüstü, sıra dışı biri olarak düşünmekten, herhangi bir kuşku duymadan buna içtenlikle inanmaktan daha kolay bir şey yoktur. kadınlarımızdan bazıları için saçlarını kısa kestirmek, mavi gözlük takmak, nihilist olduğunu söylemek, hemen o anda kendine özgü “inançları” olduğuna inanmasına yeterlidir. bazılarımız için, kalbinde toplumsal, soylu birtakım duygular hissetmek, kimsenin onun hissettiklerini hissedemeyeceğine, dahası insanlığın gelişmesinde kendisinin önder olduğuna kolayca inanmak için yeterlidir. biri bir yerden iki sözcük duysun veya başı sonu belli olmayan iki sayfacık bir şey okusun, hemen bunların “kendi düşünceleri” olduğuna, kendi beyninde doğduğuna inanmaya başlar. bu durumlarda saflığın küstahlığı (böyle denebilirse kuşkusuz) inanılmaz birorijinalliğe özenen “sıradan” insanlardandı .



gerçi durum pek parlak değildi, büyük felaketlerin yaklaştığı hissediliyordu, ama yine de gösterişli saray törenlerinden elden geldiğince geri kalmıyorlardı, hatta felaket beklentisi ne kadar güçlenirse, gösterişe de o ölçüde önem veriyorlardı 



bir zaman için kapatalım. öyle ya, soylu davranışları olan bir insansınız siz. evet prens, siz parmağınızla dokunduğunuz bir şeyin bile var olup olmadığından kuşku duyabilirsiniz, ha-ha-ha! ne dersiniz, şu anda küçümsüyorsunuz beni, değil mi?

— niçin? bizden çok acı çektiğiniz ve çekmekte olduğunuz için mi?

— hayır, çektiğim acılara değmediğim için.

— insan çekebildiği kadar acıya değer. itiraflarınızı okuduğunda aglaya ivanovna sizinle görüşmek istedi, ama...

ippolit kesti prensin sözünü 


öteki ise lizaveta prokofyevna’dan hiç hoşlanmazdı. şimdi toplantıya başkanlık eden kocası, (gençlik yıllarından beri nedense yepançinler ailesini koruması altına almış olan) “yüksek devlet memuru”, ivan fyodoroviç’in gözünde öylesine büyük bir kişilikti ki, onun yanında sonsuz bir saygıdan, korkudan başka hiçbir şey hissetmez, hatta bir an bile olsa kendini onunla aynı düzeyde düşünecek, onu ise olymposlu jüpiter gibi görmeyecek olsa, içtenlikle kendine sitem ederdi 


prens daha başta, salona girdiğinde, aglaya’nın onu öylesine korkuttuğu çin vazosunun olabildiğince uzağına oturmuştu. aglaya’nın dünkü sözlerinden sonra prensin içinde ertesi gün ne kadar uzağa oturursa otursun, ne kadar kaçarsa kaçsın, o vazoyu yine de kıracağı, bu felaketten kaçamayacağına ilişkin şaşılası, inanılmaz, silinmesi olanaksız bir önsezi yer etmişti! öyle de oldu. toplantı süresince güçlü, aydınlık, ışıltılı başka izlenimler ruhuna dolmaya başlamıştı: bunları anlatmıştık. o yüzden önsezisini unutup gitmişti. pavlişçev’den söz edildiğini duyunca, bu arada ivan fyodoroviç de tanıştırmak için onu ivan petroviç’in yanına götürünce geçip masaya yakın bir yere, özel bir kaidenin üzerinde duran kocaman, o çok güzel çin vazosunun hemen yanındaki koltuğa (öyle ki dirseği neredeyse arkadan dokunuyordu vazoya) oturmuştu. sözünü bitirirken birden ayağa kalktı, kolunu dikkatsizce omzundan salladı ve... o anda salondakilerden topluca bir çığlık yükseldi... vazo ihtiyarlardan birinin başına düşeyim mi 


her şeyi taşkın, bulanık ve heyecanlıydı prensin 


“yüksek devlet görevlisi” gülümsedi.


bir düşüncemi açıklama hakkım yok, daha önce de söylemiştim bunu. ancak moskova’da rogojin’le konuşurken açıklayabiliyordum düşüncelerimi... birlikte puşkin’i okuyorduk, bütün eserlerini okuduk. rogojin’in bir şey bildiği yoktu, puşkin’in adını bile duymamıştı... komik görünümüm yüzünden düşüncelerimin, en önemli fikirlerimin basitleşeceğinden korkuyorum. davranışlarım iyi değil. her zaman yanlış şeyler yapıyorum. dinleyenlerin gülmesine neden oluyor bu, düşüncemi basitleştiriyor. ölçü duygum da yok. önemli olan ise bu. hatta en önemli olan... biliyorum, en iyisi susup oturmam. bir köşede sesimi çıkarmadan oturduğum zaman akıllı görünüyorum, etraflıca düşünebiliyorum da. ama şimdi konuşursam daha iyi olacak. bana çok hoş baktığınız için konuşmaya başladım. harika bir yüzünüz var! oysa hiç konuşmayacağım diye dün söz vermiştim aglaya ivanovna’ya.


ama arada bir haksız olduğumu düşündüğüm de oluyor. şöyle geçiriyorum içimden: “içtenlik davranışın önünde gelir.” öyle değil mi? öyle değil mi?


evet, öyle, hepimiz, siz de, ben de, onlar da! ama komik olduğunuzu yüzünüze karşı söylediğim için gücenmediniz ya bana? gücendiyseniz, o materyale ait değilsiniz demektir. size bir şey söyleyeyim mi, bence komik olmak kimi zaman iyidir, hatta daha iyidir: birbirinizi daha çabuk bağışlayabilirsiniz, daha kolay barışırsınız. bir anda her şeyi anlamak gerekmez, doğrudan mükemmellikten başlamak da gerekmez! mükemmelliğe ulaşmak için önce çok şeyi anlamamak gerekir. gereğinden fazlasını anlarsak belki iyi anlayamayız 


böyle bir nitelendirme için fazlasıyla akıllısınız; ama kabul edersiniz ki, öteki insanlara benzemeyecek kadar da tuhaf birisiniz. sizi anlıyorum, bu durumunuzun temel nedeni, önce tanrı vergisi deneyimsizliğiniz (bu ‘tanrı vergisi’ sözcüğüne dikkatinizi çekerim prens), sonra olağanüstü saflığınız, daha sonra (birkaç kez sizin de itiraf ettiğiniz gibi) şaşılası derecede ölçü kavramından yoksun olmanızdır... ve nihayet inanılmaz dürüstlüğünüzle, kafanızdaki inançları hâlâ gerçek, doğal, dolaysız inançlar olarak görmeniz! kabul edin prens, nastasya filippovna ile ilişkinizde başlangıçta bir şartlı-demokratlık (kısa olsun diye böyle diyorum), yani (daha kısa olması için şöyle diyeceğim) “kadın sorunu”nun çekiciliği söz konusuydu! rogojin’in paralarını getirdiği, nastasya filippovna’nın evindeki o 

çünkü ona gerekli olan ışıltı, zenginlik, hatta saygınlık değil, yalnızca gerçekti 


bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. kendisine bir ülkü edinen çok az. umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: “yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen..?” öte yanda iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar.


insanları birbirine bağlayan ülkü tümden yitti, kayıplara karıştı. herkes, yarın sabah çekip gidecekleri bir handaymış gibi yaşıyor. herkes kendini düşünüyor, kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor.

---
--ecinnilerdeki kaçak fedya nın bıçağını gösterdiği, (iletişim-s.260) bıçağın ışıldayışının anlatıldığı hayal gibi sahne ile rogojin ile mişkin apartman sahnesinde bıçağın ışıldaması..benzer hayal alemi--

1 Şubat 2016 Pazartesi

insancıklar / dostoyevski
















insan kendisine olan saygısını, onurunu ve güvenini yitirdiği an işi bitmiş demektir. alabildiğine bir baş aşağı düşüş yaşar.

mesele duvarlar değil, hatıralar, geçmişe ait hatıralar içimi sıkıyor… hem de işin tuhafı, bunlar daha çok tatlı hatıralar olduğu halde üzülüyordum. o zamanlar fena gözüken, insanı kızdıran olaylar bile hatıra olunca bütün kötülüğünü kaybediyor, hayalde cazibe kazanıyor.

yılları bir uyur gezer gibi peş peşe harcamak, dünyadan bihaber yaşamak , ne bedbahtça!

anacığım, hayatın gerçek yüzünü yazar adı verilen kâğıt karalayıcılarından değil benden öğrenebilirsin.

yoksul, ezilmiş insan kuşkucudur. çevresine, yanından geçenlere yan gözle, bir tuhaf bakar. kendisinden mi söz ediliyor, anlamak için gözlerini kısarak, kuşkulu bakışlarını dolaştırır. konuşulanlara kulak kabartır.

eğer hepimiz tanrı'nın kulları isek; neden genç bir kız basma entari bulamazken kokanalar ipeklere bürünsün? neden biri üç gün aç yatarken öbürü tıka basa yesin? ben öyle sanıyorum ki; bunlar tanrı'nın bile gücüne gidiyordur.

eğer başkasının olan her şeyi insanın kalbine alması ve aynı güçte hissetmesi mümkün olsaydı, doğrusu, insan bundan en mutsuz insan olurdu.

ne kadar garip bir zamanlar bize kötü gelen, bizi kızdıran olaylar bile birer anıya dönüşünce bütün kötülüğünü kaybediyor.

anı tatlı da acı da olsa her zaman ıstırap verir insana. belki başkası öyle değildir, ben duyarım bu ıstırabı. ama tatlıdır bu ıstırap. kalp acı çekmeye, ezilmeye, sıkışmaya, kederlenmeye başladığında anılar onu, gündüzün sıcağında kavrulmuş cılız, zavallı bir çiçeği akşam serinliğinde çiy tanelerinin canlandırdığı gibi canlandırır.'

…nedense, bahar insanda sıcak ve mutlu hisler uyandırıyor. tabiatla birlikte insanın duyguları da canlanıyor. ben ki, hayatta dikili ağacı olmayan zavallı bir ihtiyarım. düşünebiliyor musun, ben bile hayal kurabiliyorum!
belki kısacaksınız ama, yeni bir kitap aldım. oldukça duygusal psikolojik ağırlıklı kitap. kitabın başında bir de şiir var.
ah, niçin kuşlar kadar hür değilim?
beni duvarlar arasına esir eden
bu bağlardan nasıl kurtulacağım?
daha bunun gibi birtakım hoyratça fikirler… neyse, geçelim bunları… nemize lazım!

düşkünler hodbin olur... doğanın bir yasasıdır bu. eskiden de hissediyordum bunu. yoksul, ezilmiş insan kuşkucudur. çevresine, yanından geçenlere yan gözle, bir tuhaf bakar. kendisinden mi söz ediliyor, anlamak için gözlerini kısarak, kuşkulu bakışlarını dolaştırır çevresindekilerin üzerinde, konuşulanlara kulak kabartır. niçin böyle soğuk bir dış görünüşü vardır? neler hisseder? dış görünüşü böyledir de iç görünüşü nasıldır acaba.

10 Nisan 2015 Cuma

yeraltından notlar / dostoyevski


s1
ben hasta bir adamım. gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben. sanıyorum, karaciğerimden hastayım. doğrusunu isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin ağrıdığını tam olarak biliyorum. tıbba, hekimlere saygı duymakla birlikte şimdiye dek tedavi olmadığım gibi bundan sonra da böyle bir şey düşünmüyorum. üstelik boş inançları olan bir insanım, hem de tıbba saygı duyacak kadar.


s11
baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır;


s23
küçülmekten bile zevk almaya kalkışan bir adamın, biraz olsun öz saygısı kalır mı? bunu usanç veren bir pişmanlığın etkisinde söylemiyorum. öteden beri, "affedersiniz babacığım, bir daha yapmam." demekten nefret ettim; bunu söylemek bana güç geldiği için değil, tam tersine gayet kolay söylüyordum. hatta mahsus yapar gibi, zerre kadar suçum olmadığı durumlarda bile kendimi suçlu çıkarırdım. bu da hepsinden kötüydü. bu sefer yine duygulanır, pişmanlık duyar, gözyaşları dökerdim; bunları da öyle yalandan falan yapmazdım, ama şüphesiz hepsi kendi kendimi kandırmak içindi. kalbimde bir kötülük nüvesi vardı... tabiat kanunları beni ömrüm boyunca her şeyden çok hırpaladığı halde, bu durumlarda onları suçlamak da imkânsızdı. şimdi aynı şeyleri hatırlamak içime fenalıklar veriyor, o zamanlar da verirdi. bir dakika geçince kendi kendimi yiyerek, bütün bu pişmanlıkların, duygulanmaların, değişme antlarının hepsinin yalan, kocaman çirkin bir yalandan başka bir şey olmadığını anlıyordum. kendimi türlü türlü şekillere sokarak hırpalamamın, işkence etmemin sebebini soracak olursanız, size, boş durmaktan canım sıkıldığı için çeşit çeşit marifetleri denedim, diye cevap veririm ki, gerçekten de öyle. siz de kendinizi iyice bir yoklayacak olursanız, bunun böyle olduğunu anlarsınız baylar. kendi kendime macera hayalleri kuruyor, kafamda uydurduğum bir hayatı yaşıyordum. durup dururken, ortada fol yok yumurta yokken kendi kendimi gücendirdiğim çok oldu; aslında hiç sebep olmadığını bildiğim halde kendimi öyle dolduruyordum ki, sonunda gerçekten gücenip içerliyordum. bu çeşit oyunlar yaşamımı öyle bir sarmıştı ki, nihayet adeta kendime hâkim olamaz hale geldim. bir defa, hatta bir de değil, iki defa, zorla âşık olmayı bile istedim. inanın ıstırap bile çektim baylar. ruhumun uzak bir köşesinde bu ıstıraba inançsızlık, alay kıvılcımları titreşiyordu, ama gene de maddi bir ıstırap çekmeye devam ediyordum; üstelik dört başı mamur bir âşık gibi kıskanıyor, kendimi kaybediyordum... sebep hep can sıkıntısıydı baylar, hep can sıkıntısı; atalet beni eziyordu. zaten şuurun meşru mahsulü atalet, yani gönüllü avareliktir. bundan yukarıda da söz etmiştim. tekrar ediyorum: bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. nasıl açıklamalı? bakın şöyle: bu çeşit insanlar, akılları kıt olduğu için herhangi bir konuda ana sebepleri araştırmadan hemen el altındaki ikinci derece sebeplere bağlanıverir ve doğru hareket ettiklerinden emin oldukları için de rahatlarlar; en önemlisi de budur zaten.

s25
bir kere kendini duygularına kaptır, bir anlığına şuurunu susturup, düşünmeden, esas aramadan hakaret et, nefret et, birini sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. en geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın. sonuç: sabun köpüğü ve atalet. ah baylar, belki de ben ömrüm boyunca başlamayı da, bitirmeyi de beceremediğim için kendimi akıllı bir adam sayıyorum. ben de herkes gibi gevezenin, zararsız ama can sıkıcı boşboğazın biri olayım, ne çıkar. ne çare ki gevezelik, daha doğrusu elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır.

s26
keşke sadece tembellik yüzünden hiçbir şey yapamasaydım. tanrım, o zaman kendime ne büyük saygı duyardım. tembellik de olsa belirli bir özelliğe sahibim, buna eminim diye kendime saygı duyardım. benim için, "kim bu adam?" diye sorulunca "tembelin biri." cevabını verirlerdi ki, bunu duymaktan da son derece hoşlanırdım. benim de kendime göre bir niteliğim, hakkımda söylenecek söz olurdu. "tembel!" şaka değil, bu bir unvan, bir mevki, başlı başına bir istikbaldir efendim. alay etmeyin, gerçekten öyledir.

ben bunu öteden beri hayal etmişimdir. bu "güzel ve yüksek şeyler" kırk yaşımda bana hayli sıkıntı verdi; yaşım kırkı bulduğu için elbet, halbuki o sıralar, ah, o sıralar bambaşka olabilirdi! o zaman çabucak güzel bir iş de edinirdim: bütün o güzel, yüksek şeyler şerefine içmek. kadehime önce bir damla gözyaşı akıtıp, sonra o güzel ve yüksek şeyler şerefine içme fırsatlarını asla kaçırmazdım. dünyada ne varsa güzellik ve yükseklik açısından görür, pisliği tartışma götürmeyecek en el dokunmaz çirkefte bile güzel ve yüksek taraflar bulurdum. alabildiğine sulu gözlü olurdum. diyelim ki bir ressam, ghe[3] ayarında bir tablo yapmıştır; derhal ressamın sağlığına içerdim, çünkü bütün güzel ve yüksek şeyleri severim. bir yazar "nasıl arzu edersiniz?" diye bir makale mi yazdı, hemen "nasıl arzu edersiniz"in şerefine kadeh kaldırırdım, çünkü "güzel ve yüksek" her şeyi severim ben. bütün bunlara karşılık, bana saygı gösterilmesini ister, saymayanın da yakasını bırakmazdım

s28
çıkar! çıkar da neymiş ki? insanoğlunun çıkarının nerede olduğunu kesinlikle söyleyebilir misiniz? insanın kendisi için iyilik değil, tam tersine kötülük arzulayabileceği, hatta bunu yapmaya mecbur olacağı bazı hallerde ne olur peki, buna da çıkar denmez mi? böyle bir durumun yalnızca mümkün olması bile bütün kanunları yıkar.

s35
fakat istek çoğu zaman, hatta ısrarla akla tamamıyla zıt bir yoldadır ve... ve... inanır mısınız, bu hal de hem faydalı, hem de bazen takdire şayan olabilir. şimdi bir an için insanların aptal olmadığını farz edelim. (aslına bakılırsa insan için böyle bir şey söylemek imkânsızdır, hiç olmazsa şu sebepten: insanı aptal kabul edersek kime akıllı diyeceğiz?) ama insanoğlu aptal olmasa bile dehşetli nankördür. nankörün nankörüdür. hatta bana göre en uygunu, insanı iki ayaklı nankör bir mahlûktur diye tarif etmektir. ama bu kadar da değil, insanın başlıca kusurunu unutmamalı: insanların baş kusuru, tufandan başlayıp schlezwig-holstein devrine kadar uzanan daimi erdemsizliğidir. erdemsizlik ve bunun doğurduğu çeşit çeşit temkinsiz hareketler; temkinsizliğin erdemsizlikten ayrılmadığı öteden beri bilinir zaten. insanlık tarihine şöyle bir göz atıverin bakalım, ne göreceksiniz? azamet mi? belki; yalnız rodos heykeli bile yeter! bizim bay anayevski, heykelin bazılarına göre insan elinden çıktığını, bazılarınınsa tabiatın yarattığı bir harika olduğunu iddia ettiklerini boşuna söylemiyor ya. göz alıcılık mı? olabilir; asırlar boyunca her milletin askerinin, sivilinin giydiği üniforma bolluğu karşısında apışıp kalmayacak tarihçi yoktur! tekdüzelik mi? o da var: durmadan dövüşüyorlar, şimdi de, eskiden de, her zaman dövüştüler ve dövüşecekler, bunun da gayet tekdüze olduğunu kabul etmelisiniz. kısacası, genel tarih hakkında pek çok şey, hasta bir muhayyileden ne doğarsa hepsi söylenebilir. yalnız temkinli hareketten bahsedemezsiniz. daha söze başlar başlamaz laf ağzınıza tıkılır. hayatta erdemin ve aklın canlı örnekleri olan allâmelere, insan severlere bol bol rastlanır; bunların gayesi, ömürlerini elden geldiği kadar erdemli, temkinli geçirmektir, varlıklarıyla etrafa adeta nur saçarak, dünyada erdemli ve temkinli de yaşanabileceğini göstermek peşindedirler sanki. e, sonra? sonrası malum, bunların birçoğu, ömürlerinin sonuna doğru da olsa, er geç sürçüp tamiri imkânsız bir çam deviriverirler. şimdi sorarım size: böyle garip nitelikleri olan insanoğlundan ne beklenebilir? önüne dünya nimetlerinin hepsini serseniz, başı kaybolana, hatta su yüzüne ufak ufak kabarcıklar çıkana kadar saadet deryasına gömseniz, çalışmaya ihtiyacı olmayacak derecede refahını sağlasanız da, sırf ballı çörekler yiyip yan gelip yatması, bir de insan neslinin kurumaması için uğraşmasını sağlamak için iktisadi refaha kavuştursanız da, sırf nankörlüğü, küstahlığı yüzünden bir rezalet koparacaktır. sırf müspet akla kimi düşsel öğeler katabilmek için ballı çöreklerden, iktisadi refahından vazgeçip, kendisine en zararlı saçmalıkların peşinden koşar. akla sığmaz hayallerinden, en adice ahmaklığından sıyrılmaya asla yanaşmaz, çünkü tabiat kanunlarının insanı arzu duymaktan caydıracak kadar tıpkı bir piyano gibi çalmasına, bir cetvele göre davranmaya zorlamasına rağmen, bir piyano tuşu değil de insan olduğunu (sanki pek gerekliymiş gibi) kendi kendine ispat etmek ister. ister. öte yandan insan, gerçekten bir piyano tuşu olduğunu görse, hatta tabiat bilimleri ve matematik yoluyla, öyle olduğu ispat edilse bile gene akıllanmaz; gene mahsus, sırf nankörlükten, inadından yeni haltlar karıştırır. bunu yapmaya gücü yetmezse, bu defa ortalığı kasıp kavuran fırtınalar, türlü türlü facialar icat eder ve isteğini o yoldan elde eder! tüm dünyaya lanetler eder; lanet etmek, yalnız insana mahsus olduğu için (insanı diğer canlılardan ayıran başlıca üstünlüklerden biridir bu) belki de sadece bunu yapmakla bile isteğine ulaşır, yani bir piyano tuşu değil, insan olduğuna kanaat getirir! ama diyeceksiniz ki, bütün bu fırtınalar, karanlıklar, lanetler önceden cetvelde hesaplanabilir ve aklın daha ağır basması sağlanabilir; ne mümkün, adam bu defa, aklı olmadığını ispat etmek için deli taklidi yapmaya kalkar ve gene istediğini elde eder! buna inanıyorum, yanılmadığıma tamamıyla eminim; zaten galiba insanların bütün işi, bir cıvata değil de insan olduklarını her an kendi kendilerine ispat etmektir! bu uğurda kendini feda edebilir, sırası gelince mağara devri barbarı olabilir. şimdi gel de günaha girme: henüz bu dereceye gelmediğimize, iradenin kim bilir hangi şeytanın keyfine bağlı olduğunun hâlâ anlaşılmamasına sevinme...

s40
kim bilir (emin olamayız tabii) belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir, yani iki kere iki dört cinsinden bir formül olan gaye değildir; zaten iki kere iki dört, hayat değildir baylar, ölümün başlangıcıdır. hiç değilse insan, bu iki kere ikiden daima ürkmüştür; ben hâlâ ürküyorum. insan bütün ömrünü iki kere iki peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar, hayatını harcar, fakat yemin ederim, arayıp gerçekten elde etmekten korkar. çünkü onu bulur bulmaz artık erişecek şeyi kalmayacağını bilmektedir. işçiler işlerini tamamladıktan sonra, hiç olmazsa aldıkları parayla meyhaneye gider, oradan karakola düşerler; işte size en aşağıdan bir haftalık meşgale. fakat bizler nereye gideriz? onun için gayeye her yaklaşmada bir huzursuzluk hissedilir. insan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever, fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal hiç şüphesiz çok gülünçtür. şu halde insan daha doğuştan gülünç bir yaratıktır, işin hoş tarafı da budur zaten. gene de, ne olursa olsun, şu iki kere iki pek musibet bir şey. bana göre iki kere iki sadece bir küstahlıktır efendim. iki kere ikiyi yolumuzun ortasında külhanbeyi gibi durmuş, elleri belinde, ortalığı tükürüğe boğarken düşünüyorum. iki kere iki dördün üstünlüğünü kabul ediyorum elbette; fakat her şeyi hoş görmeye karar verdikten sonra, iki kere ikinin beş etmesinden bile hoşlanmak mümkündür.

… peki ama, siz insan çıkarının yalnızca doğal, olumlu konularda, yani tek sözcükle refahta, olduğuna niçin bu kadar eminsiniz, niçin ciddi olarak inanıyorsunuz? aklın çıkarla ilgili konularda aldandığı olmuyor mu? insan refahtan başka şeyi de sevemez mi? belki ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyordur? hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür, insanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir. bunu anlamak için dünya tarihine başvurmaya lüzum yok, hayatın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize danışın, yeter. şahsi kanaatime göre, yalnız refahı sevmek biraz ayıptır bile. iyi midir, fena mıdır orasını bilmem ama, bazen bir şey devirip kırmanın da kendine göre tadı oluyor. bu bakımdan ne başlı başına refahı ne de ıstırabı tutarım.

s42
insanın gerçek ıstıraptan, yani yıkım ve kaostan asla vazgeçmeyeceğine eminim. idrakin biricik kaynağı ıstıraptır. başlangıçta idraki insanın baş belası saydığımı söyledim, ama insanın bunu sevdiğini, dünyadaki hiçbir hazza değişmeyeceğini de biliyorum. mesela idrak, iki kere ikinin mukayese kabul etmeyecek denli yükseğindedir. iki kere ikiden sonra, artık yalnız yapacak değil, öğrenecek bir şey de kalmamıştır. olsa olsa, beş duyunuzu körleştirip düşünceye dalarsınız, o kadar. idrak de insanı aynı sonuca götürür, yani gene yapacak işiniz kalmaz, ama bu sefer hiç olmazsa kendi kendinizi kamçılayabilirsiniz ki, bu da bir şeydir. gerici bir hareket, ama hiç yoktan iyidir.

s44
bakın, yağmur yağarken saray yerine bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için belki kümese girerim. fakat kümes beni yağmurdan korudu diye, şükran borcumu ödemek için kümese saray gözüyle bakamam. bana gülecek, hatta böyle bir durumda sarayla kümes arasında fark olmadığını söyleyeceksiniz. evet, hayatta tek gayemiz ıslanmamak olsaydı, dediğiniz doğruydu diye cevap veririm ben de.

gene de biliyor musunuz, bizim gibi yeraltı takımının dizginini sıkı tutmak gerektiği kanısındayım. çünkü kırk yıl ses çıkarmadan yeraltında otururuz, ama bir fırsatını bulup yeryüzüne çıkarsak çenemizden kurtulamazsınız...

s45
nihayet şuna geliyoruz baylar: en iyisi hiçbir şey yapmamak! bilinçli tembellik hepsinden iyi! onun için yaşasın yeraltı! normal insanları çatlayasıya kıskandığımı söyledim ya, gene de gördüğüm kadarıyla, onların bugünkü halinde olmak istemem. (kıskanmasına gene kıskanacağım. hayır, hayır, her şeye rağmen yeraltı daha kârlı!) orada hiç olmazsa insan... eeh! şimdi bile yalan söylüyorum! yalan, çünkü iyi olanın yeraltı değil, başka, bambaşka, hasretini çekip bir türlü elde edemediğim şey olduğunu iki kere ikinin dört ettiği gibi biliyorum! cehenneme kadar yolu var yeraltının!

s52
o sıralar ancak yirmi dört yaşındaydım. hayatım o zaman bile sönüktü, derbederdi; yabani sayılacak derecede bir başımaydım. kimseyle arkadaşlık etmiyor, konuşmaktan kaçıyor, gitgide daha çok kabuğuma çekiliyordum.

s53
o sıralar beni üzen bir mesele daha vardı: ne ben kimseye benziyordum ne de herhangi biri bana. "tek başımayım, ama onlar hep birlik." diye düşünmekten kendimi alamıyordum

… bazen de bunların tam aksi hareketler yaptığım olurdu. daireye gitmekten son derece yılıp iş dönüşü hasta düştüğüm zamanlar vardı. arkasından, durup dururken bir şüphe, kayıtsızlık nöbeti gelir (zaten bende her şey böyle nöbet halindedir), hırçınlığımı, huysuzluğumu alaya alarak romantikliğim yüzünden kendi kendime etmediğimi bırakmazdım. kimseyle konuşmak istemezken birdenbire öyle değişiyordum ki, dairedekilerle yalnız konuşmak değil, artık arkadaşlık etmek istiyordum. onlara karşı duyduğum soğukluk birden kayboluyordu. kim bilir, belki bu duyguların zaten aslı yoktu; kitaplardan kapma, yapmacık duygulardı. bu meseleyi şimdiye kadar çözemedim. bir aralık dostluğumuz öyle arttı ki, evlerine gidip gelmeye, prafa oynamaya, birlikte votka içmeye, şundan bundan, iktisattan filan bahsetmeye başladım.

… evde en çok okumakla vakit geçiriyordum. böylece içimde kabaran duyguları dış etkilerle bastırmak istiyordum. okumak bana uygun tek dış etkiydi. okumaktan şüphesiz çok faydalanıyordum: kitaplar bana zevk, heyecan, ıstırap veriyordu. zaman zaman son derece bıktırdığı da oluyordu. ne de olsa hareket ihtiyacı duyuyordum ve o zaman birdenbire, koyu, bulanık, çirkin –sefih bile değil– bir sefihçik olma arzusuna kapılıyordum. ihtiraslarım, özentilerim her zamanki mariz hırçınlığım yüzünden keskin, yakıcıydı. böyle zamanlarda gözyaşlarıyla, çırpınmalarla karışık isteri buhranları bile geçiriyordum. okumaktan başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu, çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum. içimde bir sıkıntı gitgide kabarıyor, çelişmelerle, uyumsuzluklarla karşılaşma arzusuna kapılıyor ve bunun üzerine sefihliğe başvuruyordum. bu uzun boylu laflarla kendimi haklı göstermek istediğimi sanmayın... ama bu da doğru değil! yalan söyledim! tam tersine, kendimi temize çıkarmak istiyorum. bu da benim için uyarı olsun baylar. yalan söylemekten kaçınmalıyım. söz verdim.

sefahat âlemlerimi tek başıma, geceleri, gizli, korka korka, utanarak yapardım; utanç duygusu bir an bile peşimi bırakmaz, en iğrenç anlarda adeta bir lanetleme hali alarak beni ezdikçe ezerdi. o zaman bile ruhumda bir yeraltı vardı. kabahatlerimi işlerken birisiyle karşılaşıp görülmekten, yakalanmaktan dehşetle korkardım. bu yüzden birbirinden karanlık, şüpheli yerlerde dolaşırdım.

s64
hayallerimde "güzel ve yüksek şeylere dalışlar"ımda aşk maceraları yaşadım, tanrım! bu tamamıyla hayali, herhangi canlı varlıkla ilgisi olmayan aşklardan öylesine tatmin oluyordum ki, sonradan gerçek, tatbiki bir aşka hiç ihtiyaç duymuyordum. gerçek bir aşkı lüks bile buluyordum. her şeyi tembelce, ama tatlı bir tarzda sanata bağlıyordum; yani şuradan buradan, şairlerden, romancılardan kaptığım göz kamaştırıcı, her arzuya cevap verecek hayat sahnelerini, tamamıyla hazır kurguları hayallerime göre dilediğimce kesip biçiyordum. her seferinde kahraman bendim; güya herkesi yendiğim için üstünlüğümü kabul etmek zorunda kalıyorlardı, ben de hepsini affediyordum.

… anton antoniç’e yalnız salı günleri (kabul günüydü) gidilebilirdi; bu sebeple insanlarla kucaklaşma ihtiyacımı da mutlaka salı günlerine denk getirmem gerekiyordu

s69
simonov’da iki okul arkadaşımızı daha buldum. üçünün önemli bir konu üzerinde konuştuğu belliydi. hiçbiri gelişimle ilgilenmedi; yıllarca görüşmediğimiz düşünülürse bu hal tuhaftı. anlaşılan, onlar için sinek kadar değerim yoktu. okulda da hiç sevilmezdim, ama bu kadar küçümsendiğimi hatırlamıyorum. küçük görülmeme memurluktaki başarısızlığımın, düşüklüğümün, kılıksızlığımın vs. sebep olduğunu anlıyordum tabii, çünkü onlara göre bunlar kabiliyetsizliğimin, değersizliğimin yaftasıydı. gene de bu derece aşağı görülmeyi beklemiyordum. simonov gelişime bayağı şaşırmıştı. zaten önceleri de her ziyaretimde hayret edip dururdu. bütün bunlara biraz canım sıkılmıştı; oturup konuşmalarını dinlemeye başladım.

…mösyö zverkov benim de okul arkadaşımdı. ondan hele son sınıflarda iyice nefret ederdim. ilk sınıflarda herkesin sevdiği hoş yüzlü bir afacandı. zaten ben de onu sırf güzelliği ve afacanlığı için çekemiyordum
…birinci sınıf bir alçak olmasına rağmen, üstten bakarken bile sevimli bir genç gibi görünebiliyordu.
…güzel fakat manasız yüzünü (kendi zeki yüzümle seve seve değişirdim ya), asrın ilk yarısının sonlarına doğru bütün subaylarda görülen laubali hallerini çekemiyordum.

s74
daha o zamanlar bile görüşlerinin darlığı, uğraştıkları şeylerin, oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı beni hayrete düşürüyordu. o kadar önemli olayları fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister istemez onları kendimden aşağı saymaya başladım. hem de bunda yaralı gururumun kışkırtmasının hiç payı yoktu; tanrı aşkına, şu gına getirdiğim "sen hayaller kurarken onlar artık gerçek hayatı anlamışlardı..." gibi beylik lafları önüme sürmeyin. onların gerçek hayattan filan anladığı yoktu ve yemin ederim beni en çok kızdıran da buydu. hatta tam tersine, en basit, en göze çarpan gerçekleri şaşılacak bir aptallıkla karşılıyorlardı; o yaştan beri sadece kuvvete, başarıya tapmaya alışmışlardı. doğru, fakat küçük, aşağı görülmesi, ezilmesi âdet olmuş her şey, onların hayâsız, merhametsiz alaylarına konu oluyordu. akıllarını rütbeyle bozmuşlardı; on altı yaşında delikanlılar işi az, yan gelip yatılacak işlerden dem vuruyordu.

s76
sırf bu lekenin bile haysiyetimin onda dokuzunu kaybettireceğini hissediyordum. böyle düşünmenin küçüklük olduğunu da biliyordum.

s83
ferfiçkin:
silence diye bağırdı. akıl hazinesinin kapıları açılıyor!
meseleyi kavrayan zverkov büyük bir ciddiyetle bekliyordu.
- teğmen bay zverkov! diye başladım. önce şuunu söyleyeyim ki, basmakalıp laflarla böyle laf edenlerden ve fazla çıtkırıldımlardan nefret ederim.. bu birinci madde, ikincisine gelince...

hepsi birden gürültü ile kıpırdaşmaya başladılar.
- ikinci madde, sefahatten ve sefihlerden nefret ederim. hele sefihlerden büsbütün! üçüncü olarak, gerçeği samimiliği ve dürüstlüğü severim. a
adeta şuursuz konuşuyordum. bunları nasıl söyleyebildiğime şaşırıyor, dehşetten buz kesildiğimi hissediyordum.
- fikri seviyorum, nösyö zverkov; eşit şartlarda kurulmuş gerçek arkadaşlığı seviyorum, şey gibi.. hımm.. sevdiğim bir şey daha...
neydi? neyse gene de sağlığınıza içeçeceğim mösyö zverkov. güle güle gidin. çerkez kızları büyüleyin, yurdumuzun düşmanlarını öldürün.

s113
en işlek yerlerde, çarşı sokaklarında, meşçanski’lerde, sadovi’de, yusupov bahçesi’nde dolaşmak âdetimdi. özellikle de bu caddelerin ortalık kararınca işten çıkıp iş gailesinin hırçınlığını üstlerinden atmadan evlerine dağılan işçiler, esnaflar, gelen geçenlerle kalabalıklaştığı saatleri çok severdim. bunların yarım kapik için telaşla koşturmalarını, arsız bayağılıklarını seyretmeye doyamazdım. fakat bu sefer o sokak şamatası, itişme kakışmalar fena halde sinirime dokunuyordu. bir türlü kendime hâkim olamıyor, dizginlerimi toparlayamıyordum. içimde durmadan kabaran, dinmek bilmeden sızlayan bir şey vardı. eve son derece huzursuz döndüm. ruhumda, cinayet işlemişim gibi bir ağırlık vardı.

s115
ertesi gün bunların hepsini saçmalık, bozuk sinirlerimin büyüttüğü uydurmalar olarak kabul etmeye hazırdım. zayıf tarafımı bildiğim için her an kendi kendime, "şu her şeyi büyütmek âdetim yok mu, sakat tarafım bu işte." diye tekrarlıyordum.

s117
bereket o sıralar apollon’un kabalıkları beni biraz oyalıyordu. ama sabrım tükenmek üzereydi! şu apollon. tanrı’nın bana layık gördüğü bir ceza, ömrümün törpüsüydü. birkaç yıldan beri hayatımı zehirliyordu ve ondan nefret ediyordum. tanrım, ondan öyle nefret ediyordum ki! bilhassa bazı anlarda ondan nefret ettiğim kadar hayatta kimseden nefret etmemişimdir. yaşlı, ağırbaşlı, elinden biraz terzilik de gelen bir adamdı. nedense beni fazlasıyla küçümser, çekilmez bir yaratıkmışım gibi üstten bakardı. hoş, herkese karşı bu tavrı takınırdı ya. sarı saçları dümdüz taranmış kafasına, alnında kabarık duran, ayçiçeği yağıyla yağladığı kâkülüne, daima "ijitsa" şeklinde büzdüğü kocaman ağzına bakınca, kendinden son derece emin birisinin karşısında olduğunuzu hemen anlardınız. son derece ukalaydı, hayatımda onun kadar ukala birisine rastlamadım; üstelik neredeyse makedonyalı büyük iskender kadar gururluydu. elbisesinin düğmelerine, tırnaklarının her birine ayrı ayrı âşıktı! gayet az konuşurdu; bakışları daima sert, azametli, kendinden emin ve alaycıydı ki, bu da beni hiddetten çıldıracak hale getiriyordu. hizmetimi de bana büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi görürdü. hoş, benim için hemen hemen hiçbir şey yapmıyordu zaten; bunu vazifesi saymıyordu. beni dünyada eşi güç bulunur ahmaklardan biri olarak gördüğünden, sırf aylığını almak gayesiyle "yanında tuttuğu" apaçıktı. ayda yedi ruble karşılığında evimde "hiçbir şey yapmamaya" lütfen razı oluyordu. şu apollon yüzünden öbür dünyada günahlarımın pek çoğu affedilecek herhalde. ona duyduğum nefret o dereceydi ki, yürüyüşünü duyunca bile kriz geçirecek gibi oluyordum. hele o peltek peltek konuşmasından büsbütün iğreniyordum. dili ağzına göre büyük müydü, yoksa başka bir sebebi mi vardı bilmem, fakat ağzından bütün "z"ler "s" şeklinde ve ıslık çalar gibi çıkıyordu; apollon, ona bir kat daha heybet verdiğini zannederek, bu haliyle iftihar ediyordu galiba. ellerini arkasına bağlayıp gözlerini yere dikerek, alçak sesle kesik kesik konuşurdu. en çok sinirime dokunan da kendi bölmesinde mezmurlar’ı okumasıydı. bu merakı bana az çektirmedi. geceleri değişmeyen bir sesle, bir ölünün başındaymış gibi, kelimeleri uzata uzata okumaya bayılırdı. işin garibi, sonunda bu işi kendisine meslek edindi: apollon şimdi ölülerin başında parayla mezmurlar’ı okuyor, bir yandan da fareleri yok ediyor ve kundura boyası yapıp satıyor. fakat o sıralar benimle adeta kimyasal bir şekilde birleşmiş gibiydi, onu bir türlü defedemiyordum. zaten kovsam da gitmeye razı olmazdı. ben de bir pansiyona çıkamazdım: oturduğum daire beni insanlar âleminden gizleyen bir kabuk, bir mahfazaydı. apollon’u nedense evimin demirbaş eşyasından sayıyordum; bu yüzden tam yedi yıl ondan kurtulamadım.

aylığını iki üç gün geciktirmek haddime mi düşmüş. öyle haller alırdı ki, kaçaçacak delik arardım. fakat o günlerde kızgınlğımın acısını ondan çıkarmaya, ceza olsun diye, apollon'a daha iki hafta parasını vermemeye karar verdim. bunu çoktandır, belki iki yıldır yapmak istiyordum; bana kafa tutamayacağını, istediği zaman aylığını pekala vermeyebileceğimi ispat etmek istiyordum. ona hiç bir şey söylemeyecek, hatta hiç konuşmayacak, burnunu sürtülmesini, para lafını ilk onun açmasını bekleyecektim. ancak o zaman masanın gözünden yedi rubleyi çıkararak aylığının hazır olduğunu gösterecek, fakat, "bunu sana sırf canım öyle istediği için vermiyorum, sırf vermek istemediğim için." diyecektim; çünkü bu, "efendisinin keyfine" bağlı bir şeydi, çünkü o saygısız, terbiyesiz bir adamdı, ama nezaketle isteyecek olursa belki yumuşar, parasını verirdim, aksi halde iki hafta, üç hafta, belki de bir ay bekler dururdu...

fakat bütün kızgınlığıma rağmen apollon beni yendi. dört gün bile dayanamadım. gene böyle durumlarda kullandığı, sınanmış taktiğine başvurdu (bu aşağılık usulü önceden de gayet iyi biliyordum); taktik şöyleydi: ilkin evden uğurlarken ve karşılarken beni dakikalarca dik dik süzmekle işe başlardı. eğer ben dayanır, aldırış etmezsem, başka çeşit eziyetlere geçerdi. ben odamda dolaşır veya bir şey okurken sessizce, süzülür gibi içeriye girer, kapının önünde bir elini arkasına koyup ayağının birini de öne uzatarak durur, bu sefer yalnız sert değil, açıkça küçümseyen bakışını üstüme dikerdi. ne istediğini sorunca hiç cevap vermez, bir müddet hep o delen bakışıyla beni süzmeye devam eder, sonra kendine has, manalı bir tavırla dudak büküp ağır ağır döner, yavaş adımlarla odasına giderdi. bir iki saat sonra yeniden damlar, aynı tavırla karşıma dikilirdi. bazen o kadar hırslanırdım ki, ne istediğini bile sormazdım. sadece sert, buyurgan bir tavırla başımı kaldırarak ben de gözlerimi ona dikerdim. böylece bir iki dakika birbirimize bakar dururduk, nihayet apollon azametle dönerek gene bir iki saat için odasına yollanırdı.

eğer bu yaptıkları beni akıllandırmamışsa, kafa tutmaya devam ediyorsam apollon, bu sefer yüzüme bakarak, ahlak düşkünlüğümün derecesini ölçmek ister gibi derin derin iç geçirmelere başlardı. sonunda beni mat ederdi elbette: önce hiddetten tepinip bağırmaya başlar, sonra da istediğini yapardım.

s126
asında istediğim nedir bilir misin? hepinizin yerin dibini boylamanız, işte o kadar! huzur, sükûnetistiyorum ben. hepinizin yerin dibini boylamanız, işte o kadar! huzur, sükûnet istiyorum ben. beni rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım. beni kıyamet kopmasıyla çaysız kalmam arasında seçim yapmak zorunda bıraksalar, dünya yıkılsa umurumda olmayacağını, ama çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım. bunu biliyor muydun? işte ben böyle namussuz, alçak, bencil, tembelin biriyim

s132
buna göre ben sizden daha "canlı"yım. daha yakından bakın! biz bugün "canlı"nın nerede yaşadığını, neden ibaret olduğunu, adını sanını bile bilmiyoruz. bizi tek başımıza bırakın, elimizden kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz. insan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik, genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep. aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok hoşlanıyoruz. bundan zevk alıyoruz. yakında bir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri olarak dünyaya geleceğiz. ama yeter bu kadar; daha fazla "yeraltından" yazmak istemiyorum...

14 Ağustos 2012 Salı

beyaz geceler / fyodor dostoyevski


mutsuzken başkalarının mutsuzluğunu daha güçlü hissederiz; duygular parçalanmaz, yoğunlaşır.

herkes gerçekte olduğundan daha sertmiş gibi görünmeye çalışır, sanki herkes açıkça dışa vurunca duygularıyla alay edileceğinden korkmaktadır.

yitirilen şey geri gelmez. ağızdan çıkan sözde öyle.

sizi kırdım, ama biliyorum -eğer seviyorsanız, kırgınlık uzun zaman kalmaz akılda, ve siz beni seviyorsunuz.- (nastenka)

böyle bir sevgiden, nastenka, bazen kalbimiz soğur ve ruhumuz ağırlaşır. senin elin soğuk, benimki ateş gibi sıcak. ne kadar körsün, nastenka!... ah! mutlu bir insan bazı anlarda nasıl çekilmez oluyor! ama kızamam sana!..