andrey tarkovski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
andrey tarkovski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2016 Çarşamba

andrey tarkovski / zaman zaman içinde (günlükler)



















ruhun mükemelliğini arzulamayan hiçbir insan değerli değildir; bir tarla faresi ya da bir tilki kadar önemsizdir.

tek istediğim huzur içinde yalnız bırakılmak, belki de unutulmak.. onların sevgisine dayanmak ya da onlardan bir şey istemek istemiyorum, özgürlükten başka. fakat özgürlük diye bir şey yok, olmayacak da. ayrıca beni ıra yüzünden suçluyorlar, bunu hissediyorum. onu doğal olarak seviyorlar. kıskanç değilim, tek istediğim bana işkence etmeleri ve benim bir aziz olduğumu düşünmemeleri. ben ne azizim ne de melek. ben tek korkusu sevdikleri tarafından acı çektirilmek olan nir egoistim.
şimdi gidip hesse okuyacağım.

en olağanüstü keşiflerin bizi zamanın varoluş alanı içinde beklediği inancı yıllardır içimi kemirir durur.

romanov filmi kabul etmedi ve bana yeni bir değişiklikler listesi gönderdi. 1… 2…  .. 6.. tabii bunların hiç birini yapmayacağım.

romanov 29’unda stüdyoyageldi ve solaris tek bir değişiklik yapılmadan kabul eidldi. kimse buna inanmaz. çünkü filmi kabul edecek anlaşmayı imzalaması gereken tek insan romanov. biri onun içine allah korkusu koymuş olmalı.

büyük bir telaş içindeyim. çok önemli bir şey yazmak istiyordum, fakat çok geç. unuttum. neden herkes beni bir azize dönüştürmek istiyor. ah tanrım! tek istediğim bir şeyler yaratman. bana aziz gözüyle bakmayın lütfen.

sanatsal yaratıcılık tanımı gereği ölümün reddedilişidir. / sanatın amacı, insanı ölüme hazırlamaktır.

koşutluk teorisiyle ilgili bir örnek de benim rublev’in senaryosuyla ilgili yaşadığım olay. içinde elimdeki tek kopyayı unuttuğum taksi saatler sonra beni yolda onca kalabalığın içinde yürürken görmüş, hemen durup onu bana geri vermişti.

... onun için yaşamla bağlantılı olan her şeyde umut vardır.

"... ve yüreğimi, gökkubbe altında olan ve bilgelikle ilişkili her şeyi arayıp bulmaya adadım. tanrı bu acı sıkıntıları insanoğullarına vermiş deneyimlesinler diye. güneşin altında yapılmış olan tüm işleri gördüm ve seyirci kaldım, hepsi de ruhun küskünlüğü ve boş gururuydu. bir şeşyde ne kadar çok erdem varsa o kadar çok da acı vardı, o yüzden, o, bilgiyi ve buna bağlı olarak da tasayı artırdı."

"kendimizi yaşamımızı bozan ve mahveden o boş merak duygusundan kurtarmalıyız. her şeyden önce içimizdeki, kalplerimizin yeni olan her şeyin peşine takılıp gitmesini, güncelin ardından koşmasını sağlayan ve bunun sonucunda da hep kuşku içinde olup, bize yarın ne olacak endişesini veren o inatçı eğilimi söküp atmalıyız.
aksi halde, hiçbir zaman huzura kavuşamaz ya da iyi olamazsınız, elinize kalan sadece hayla kırıklığı ve ani tepkiler olur. tüm bu dünyaya ilişkin zevklerin ve huzurlu yuvamızın eşiğinde darmadağın olmasını istiyor musunuz? eğer istiyorsanız, o halde atın ruhunuzdan dünyaya ilişkin olayları ve son yenilik kırıntılarından doğan o huzur vermeyen tutkuları. kapatın kapınızı dışardaki tüm gürültüye ve olan bitenin yankılarına. eğer buna da tatdaki tüm gürültüye ve olan bitenin yankılarına. eğer buna da tatmin edici bir çözümünüz varsa, hafif edebiyata dayanmak gibi, o da aynı gürültünün yalnızca yazılı biçimidir, başka bir şey değil."

yaşamlarımız hep yanış. bir bireyin topluma ihtiyacı yoktur. bireye ihtiyacı olan bir toplumdur. toplum bir savunma mekanizması, bir çeşit oto kuramdır. birey, sürüde yaşayan hayvan gibi değil, kendi yalnızlığında, doğaya, hayvanlara ve bitkilere yakın, onlarla ilişki halinde yaşamalı. yaşamımızı değiştirmemiz, onu yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini şimdi daha iyi ve net görüyorum. buna farklı yaşayarak başlamalıyız. fakat nasıl? inanmak ve sevmek için her şeyden önce özgür ve bağımsız hissetmeliyiz. bu önemsiz dünyayı reddedip başka bir şey için yaşamalıyız. fakat nasıl, nerede? işte bu ilk yanıldı, ilk engel.

bugün hayatımın günahını işledim. iki çift ayakkabı alıp tam 130.000 liret harcadım aptalca. ne için bilemedim?

sabah. bunu neden dün yazmadım bilmiyorum. evvelsi gün sartre öldü.çok üzücüydü. kendisiyle yapılan son röportajında yaşamı boyunca savunduğu ve gençlere öğütlediği prensiplerinin birçoğunu reddetti. üstelik biz bunu çok önceden, ölmeden yıllar önce hissetmiştik. hayır vaktinden önce yaşlanmasını kastetmiyorum, algılamalarındaki yüzeysellik, dünya görüşü fazla yüzeyselleşmişti.

birisi babama sormuş: “pasternak hakkında ne düşünüyorsunuz?”
o da şöyle demiş: “bazen bir kadın karşısında hissettiklerim gibi. bazen ona adeta taparım, bazen nefret, bir an sonra hayranlık duyarım, sonra gene küçümserim.”

… çünkü puşkin’in dahiliği uyumlu.

bu huzur ve uyum ne tolstoy ve dostoyevski ne de gogol’da var. onların dehasu huzursuzluk ve uyumsuzlukla dolu çünkü bu, yazarın kendisiyle olmak istediği insanın görüntüsü arasındaki çelişki şekillenip ortaya çıkıyor.

dostoyevski tüm isteğine karşın tanrı’ya inanmadı. inanma eyleminden yoksundu fakat inanç hakkında yazdı.

insaoğlu bin yıldır mutluluğun peşinde, fakat mutlu değil. neden; çünkü beceremiyor, çünkü bunun yolunu bilmiyor -her iki neden de geçerli. bunların da ötesinde, çünkü dünyasal yaşamlarımızda kesintisiz mutluluk yok, sadece gelecekte nu elde etme umudu var. acı olmak zorunda çünkü iyi ve kötü arasındaki savalta ruh ancak acı çekilerek saflığına kavuşabilir.

"benimkisi hoş bir hikaye değil. onda, tıpkı kendilerini kandırmayı bırakmış olan insanların hayatlarında olduğu gibi, yazılmış masallardaki o ince uyum yok. o tamamıyla bir anlamsızlık, kaos, delilik ve rüyalar karışımı bir şey" hesse'nin demian adlı kitabının başına yazılmış bu sözler hiç tereddütsüz ayna için de baş yazı olabilir.

tek istediğim içimden gelen yaşamsal şeyleri yaşama ve gerçekleştirme cüreti oldu. bu neden bu kadar zordu? bu tam tamına kekemenin olduğu sahnenin açıklaması ve temelde de filmin baş yazısı.
bir gün fivanda yerlisi yaşlı pavva kurumuş bir ağacı alır ve onu dağda bir yerde diker. sonra gider john kologa'ya bu ağacı meyve verinceye kadar her gün sulamasını söyler. yakınlarda su yoktur. su getirmek için sabah yola çıkıp akşam geri gelmek gereklidir. üçüncü yılın sonunda ağaç tomurcuklanır ve meyve verir. yaşlı adam meyveyi alıp kiliseye gider ve cemaate "gelin, itaatin meyvesini tadın' der.

hemen hemen tüm sosyal ve bireysel sorunlar insanların kendilerini sevmemelerinden ve kişisel olarak kendilerine yeterince saygı duymamalarından kaynaklanıyor. insanlar başkalarının otoritelerine inanmaya her zaman daha fazla hazırlar. her şey, önce, kendini sevmekle başlar. bu olmadıkça diğer insanları değil, sevmek anlamak bile mümkün olamaz.


anna zaccacheo bir koca adli filmin son sahnesinde de santis, kadın ve erkek kahramanı dikenli tellerin iki yanına yerleştirir. dikenli tellerin bildirisi çok açıktır: bu çiftin arasına ayrılık girmiştir, aralarında mutluluğun hüküm sürmesine imkân yoktur; bir ilişki kuramayacaklardır. bu olayın somut, bireysel eşsizliği, zorla üstüne bindirilen biçim yüzünüden birdenbire sıradanlaşır böylece. yönetmenin yürütttüğü sözümona mantık seyircinin adeta kucağına düşer ve ne yazık ki çoğu seyirci de bundan hoşlanır. sonucu ‘mantıken izleyebildikleri’ ve anlamını açıkça görebildikleri için, yani perdede olup bitenlere dikkatini vermek adına bir de beyinleri ve gözleri yormak zorunda kalmayacakları için bununla yetinmeyi yeğlerler. bu tür hazır lokmalara alışmış seyircinin sonunda seviyesi de düşer, demoralize olur. dikkenli tellere, çitlere bir sürü filmde rastlar dururuz; anlamları hiç değişmez, hep aynıdır.

‘sahnenin psiklolojik özü’

uzun süredir bir epizodun kaynağında yatan plastik simgesi yok etme imkanlarını araştırdık. sonunda kötülüğüm kanatlarda saklı olduğunu keşfettik. bu epizottaki ikarus çağrışımlarından uzaklaşmak amacıyla derilerden, kumaşlar parçalarından, iplerden yapılmış iğrenç görünümlü bir balon icat ettik. kanımca, bu epizodun sahte coşkusunu bozarak onu hiç akıldan çıkmayacak kadar benzersiz bir olaya dönüştüren de işte bu balon oldu.

gnümüzün en karmaşık sorunlarını, yüzyıllardır edebiyatın, müziğin ve güzel sanatların tekelinde olan bir düzlemde, bu sefer sinemanın yardımıyla ele almak mümkündür. yapılacak tek şey sinema sanatının gitmek zorunda olduğu yolu tekrar tekrar aramaktır.

böylece yüzyılımızın başında ortaya, topluma zamanlarının neredeyse üçte birinden fazlasını feda etmek zorunda kalan sayısız toplumsal grup çıktı. uzmanlaşma yaygınlık kazandı. uzmanların zamanı, giderek daha fazla yaptıkları işe bağımlı oldu. insan hayatı ve yazgısı, herkesin kendi mesleğine olan bağımlılığınca belirlenmeye başladı. insan, deneyimlerini en geniş anlamda, yani iletişim ve hayattan edindiği dolaysız izlenimler anlamında kökten kısıtlayan, daha içe dönük, rutin bir günlük programa göre yaşamaya başladı. öte taraftan, tek bir noktada yoğunlaşmış, uzmanlaşmış bir deneyime sahip olma olgusu da o kadar yaygınlaştı ki, sonunda tek tek gruplar aralarında herhangi bir iletişim kurmaktan neredeyse tamamen vazgeçti.
manevî yoksulluk, tek taraflı bilgi edinme tehlikesi ve çalışma hayatının içine kapalı düzeninden kaynaklanan tekdüzelikti. deneyim alış verişi giderek azaldı, insanlararası ilişki zayıfladı. kısacası: insanların hayat çizgileri standartlaştırıldı, hem de sanayileşmenin gereklerine her geçen gün biraz daha terkedilen kişiliklerin bireysel özelliklerini ve ruhlarını mükemmelleştirme uğrunda gösterdikleri çabaları hiç kaale almama pahasına. ve işte tam da, insanın toplumsal yazgısına doğrudan boyun eğmek zorunda bırakıldığı, standartlaştırılan bireyselliklerin ciddi bir tehlike oluşturmaya başladıkları anda sinema imdada yetişti

ve sinema, alışılmadık bir sürat ve dinamizle seyirciyi fethetti, ekonomisin en kar getiren kalelerinden biri oldu. milyonlarca seyircinin sinema salonlarını doldurarak korku dolu beklentiler içinde sabırsızlıkla ışıkların dsönüp perdeye filmin ilk görüntüsünün yansıyacağı o giz dolu anı beklemesine yol açan olay nasıl açıklanabilir?
seyirci aldığı bir sinema bileti kendi deneyimlerindeki gedikleri kapatmaya çalışır, yani bir anlamda 'yitirilmiş' bir zamanın peşini kovalar. bu sayede, huzursuzluk ve iletişimsizlikle belirlenen çağdaş hayatın yaratttığı o manevi boşluğu doldurmayı umar.
tabi insan, içindeki manevi boşluğu, başka sanat türlerinin, örneğin edebiyatın yardımıyla da dengelemeye çalışır. (...)

... bu yüzden mutlak bir başarı sağlama hesapları yapmaya hiç gerek yoktur, yapılmamalıdır da. en azından, sinemanın yalnızca iyi bir gösteri olarak değil, bir sanat dalı olarak gelişmesi isteniyorsa. ne de olsa bugün bir filmin geniş bir kesimin beğenisini kazanarak 'başarıya' ulaşmas, onun sanatın değil kitle kültürünün bir ürünü olmasına işaret eder.

birisi babama sormuş: “pasternak hakkında ne düşünüyorsunuz?”
O da şöyle demiş: “bazen bir kadın karşısında hissettiklerim gibi. bazen ona adeta taparım, bazen nefret, bir an sonra hayranlık duyarım, sonra gene küçümserim.”

… çünkü puşkin’in dahiliği uyumlu.
bu huzur ve uyum ne tolstoy ve dostoyevski ne de gogol’da var. onların dehasu huzursuzluk ve uyumsuzlukla dolu çünkü bu, yazarın kendisiyle olmak istediği insanın görüntüsü arasındaki çelişki şekillenip ortaya çıkıyor.


dostoyevski tüm isteğine karşın tanrı’ya inanmadı. İnanma eyleminden yoksundu fakat inanç hakkında yazdı. 




16 Ocak 2015 Cuma

andrei tarkovski sözleri


"sanat, insanın manevi bir varlığını, sonsuz ve kudretli ilah’ın bir parçası olduğunu ve de sonunda tekrar o’na döneceğini hatırlatmak için var. insan, bu sorularla ilgilenir, kendine bu soruları sorarsa, manevi olarak zaten kurtulmuştur. cevabın hiçbir önemi yok. biliyorum ki bu andan itibaren artık eskisi gibi yaşamayacaktır (andrei tarkovzki, paris röportajından)"

"zayıflık harika bir şeydir, güç hiçbir şey. bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir, öldüğü zaman ise sert, kaskatı ve duygusuzdur. bir ağaç büyürken zayıf, esnek ve tazedir. kuru ve sert hâle geldiğinde ölür. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. esneklik ve zayıflık ise varoluş tazeliğinin ifadeleridir. “(lao tzu, filmde stalker’ın ifadeleri)"

"yaratıcıdan bağımsız bir sanata hiçbir zaman inanmadım. sanatın anlamı yakarışın ta kendisidir. yapıt ise duadır."

"insan varolduğu sürece, birşeyler husule getirme eğilimi de varolacaktır. insan kendini insan olarak hissettiği sürece birşeyler yapmaya girişecektir. işte onu yaratıcısına bağlayan şey burada. neye yarar sanat? bu sorgulamanın cevabı şu formülde yatıyor: sanat bir yakarıştır. bu herşeyi anlatıyor. insan sanat aracılığıyla umudunu dile getirir. Bu umudu dile getirmeyen, manevî temeli olmayan hiçbir şeyin sanatla ilgisi yoktur, bunlar ancak parlak birer entellektüel analiz olabilirler. picasso’nun tüm eserleri bu entellektüel analiz üzerine kurulmuştur. picasso dünyayı kendi analizi, kendi entellektüel yeniden-yapılanması adına boyar. adının tüm prestijine rağmen, itiraf etmeliyim ki, sanata hiçbir zaman ulaşamadığını düşünüyorum.” (france culture’ün 7 Ocak 1986 sayısındaki tarkovsky röportajı)"

"ruhun mükemmelliğini arzulamayan hiçbir insan değerli değildir."

"dünya bulmacalarla dolu olduguna göre, onun görüntüsü de bulmacalarla doludur"

"sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır"

"sinema bir teselli sanatıdır"

"sanat eseri insanı ölüme hazırlamalıdır"

"utanç. bu duygu insanlığı kurtaracak"

" "...hayat deneyimleri arayışı içinde oraya gider, çünkü sinema, başka hiçbir sanat türünün başaramayacağı kadar insanın olgusal deneyimini genişletir, zenginleştirir ve derinleştirir, hatta zenginleştirmekle de kalmaz, adeta gözle görülür bir şekilde uzatır da. sinemanın esas gücü budur, yoksa yıldızlar, bıkkınlık veren konular, günlük hayatı unutturan eğlence değil."

"hayata ilişkin duygularımızı şiirsel veya betimsel yollarla ifade edebiliriz. bense duygularımı metafor yoluyla ifade etmekten yanayım. vurguluyorum bakın; metaforik olarak, sembolik olarak değil. sembol kendi içinde kesin bir mana ve belirli bir zihinsel formül barındırırken, metafor imgeden ibarettir. bir imge, hayatın yansıttığı aynı ayırt edici özelliklere haizdir. bir imge, sembolün aksine, kesin olmayan bir anlam ifade eder. hiç kimse, kesin ve sınırlı araçları kullanarak sonsuz bir hayattan bahsedemez. metaforu tek terimli olarak düşünürsek, sembolü oluşturan formülü çözümleyebiliriz. ona dokunmaya kalktığınız anda parçalanır."

1 Ocak 2014 Çarşamba

offret / andrey tarkovski

baba ve oğlun uzakta bir yerde, zamanın en 'geniş' diliminde ağaç suladığı sahne ile başlar film. renkler öyle 'albenisiz'dir ki, gözleriniz alışamaz bir süre sahnelere. filmi tekrar tekrar izledikçe, 'küçük adam' ile uçsuz bucaksız yerdeki bir ağacı sulamayı, bisiklete binen ve nietszche'den bahseden doğa üstü olayları araştıran bir postacı olmayı, dünyada olup bitenler ile ilgili tüm bilgilere bir radyo ile erişmeyi isteyebilirsiniz. 

sanatın asıl amacının insanı ölüme hazırlamak olduğunu söyleyen tarkovzky, metafiziği fevkalade önemli bir konumda kabul eder. derin bir iç sezişle varlığı, perdenin öte yanını anlamlandırmaya, kendi iç dünyasına ışık tutmaya ve "yakarışın ta kendisi" dediği sanat ile tanrıda teselli, kurtuluş ve umut bulmaya çalışır. 

alexdanar, modern çağların bu baş döndüren bütün bu gelişmelerinin(!) dünyanın sonunu getireceğinden emindir. içlerinde en 'zayıf'ı olan evin hizmetçisidir kurtuluş ümidi. "sadece sev beni" der hizmetçiye. "zavallım benim ne yaptılar sana" diyen hizmetçi kız ile beraber yatakta havalandıklarını görürüz bir rüya sahnesinde. ayna filiminde benzer alegorik tablolar ile metafizik duygu ve düşünceler salıklar ekrandan ruha.

zarif bir çabanın ürünüdür sanat. alelade çekilmiş sahneler, rastgele dizilmiş görüntüler yığını değildir offret. ve öyle zannediyorum ki, tarkovzky bu filmle, insanın oğluna ithaf edebileceği şeylerin en güzellerinden birini ithaf etmiştir.













insan hep başkalarına karşı savundu kendini.
başka insanlara, doğaya karşı.
durmadan doğaya karşı güç kullandı.
sonuç: güce, şiddete, korkuya ve bağımlılığa
dayanan bir uygarlıktan başka bir şey değil.
"teknik ilerleme" dediğimiz şeyin...
bize getirdiği tek şey konfor oldu.
bir tür hayat standardı.
ve bir de gücü korumak için gereken
şiddet araçları. vahşiler gibiyiz!
mikroskobu, cop gibi kullanıyoruz.
hayır, yanlış.
vahşiler maneviyata daha çok önem veriyor!
(...)
hayat standardına gelince,
bir zamanlar bilge bir kişi...
gerekli olmayan şey günahtır demişti.
ve eğer bu doğruysa...
uygarlığımız baştan aşağıya
günah üzerine kurulmuş demektir.
korkunç bir uyumsuzluk edindik.
maddi ve manevi...
gelişmemiz arasında
bir dengesizlik söz konusu.
kütürümüz bozuk.
yani uygarlığımız.
temelde bir bozukluk var, oğlum."

sanırım şimdi anlıyorum
hiç kimseye bağımlı olmak istemiyoruz.
iki insan birbirini sevince...eşit sevmiyorlar
biri daha güçlü, diğeri daha zayıf oluyor
ve zayıf olan düşünmeden seviyor
hesapsızca...













(alexander kitaptaki resimlere bakar)

a: derinlik ve mahremiyet bir arada
inanılmaz
bir dua gibi
ve bütün bunlar kayboldu artık
dua bile edemeyiz
(…)
harika bir kitap
hiç hayatı boşa geçirdiğini düşündüğün oldu mu?
b: hayır, neden?
a: evet, bir zamanlar böyle bir duyguya kapılmıştım.
ama küçük adam doğduktan sonra
herşey değişti
bir anda olmadı tabi
yavaş yavaş o büyüdükçe
biliyorsun, ona cok bağlıyım
belki de biraz fazla bağlıyım
yine de içerlediğim bir şey var
kendimi hayata hazırlamıştım
daha yüksek bir hayata
felsefe, din, tarih, estetik okudum
sonunda bütün bunlar bana ayak bağı oldu
kendi irademle yaptım bunu
yine de mutluyum işte
bugün olduğu gibi.

"Ulu Tanrım, Göklerdeki Ulu Tanrım, adın mübarek olsun.İnayetin üzerimize olsun.Yalnız senin dediğin olur.Rızkımızı sen verirsin.Bizi kötülüklerden korursun. Cennet senindir. Güç, zafer senindir.Amin. Tanrım, bu korkunç zamanda bizi esirge.Çocuklarımın ölmesine izin verme.Dostlarımı, karımı, Victor’u, seni sevenleri ve sana inananları, kör oldukları için sana inanmayanları da esirge. Seni bir an bile düşünmeyenleri de. Çünkü onlar acının ne olduğunu hiçbir zaman bilmediler. Bu saatte, bütün umutlarını, bütün hayatlarını, bütün geleceklerini kaybettiler. Sana teslim olma fırsatını kaçırdılar.Yürekleri korkuyla dolu olanlar, sonlarının yaklaştığını hissedenler, kendileri için değil, sevdikleri için korkanlar, onları senden, yalnızca senden başka hiçkimse koruyamaz. Çünkü bu en son savaş.Savaşların en korkuncu. Bu savaştan geriye ne yenen ne de yenilen kalacak.Şehirler, kasabalar, ağaçlar, otlar, kuyulardaki sular, göklerdeki kuşlar yok olacak. Sahip olduğum her şeyi sana vereceğim. Çok sevdiğim ailemi vereceğim. Evimi yıkacağım. Küçük Adam’dan vazgeçeceğim. Dilsiz olacağım. Bir daha kimseyle konuşmayacağım. Beni hayata bağlayan her şeyden vazgeçmeye razıyım. Yeter ki sen, her şeyi eskisi gibi yap. Bu sabah ve dün nasılsa öyle yap. Beni hasta eden bu ölümcül hayvani duygudan kurtulmama yardım et. Evet, her şeyim senindir! Tanrım! Bana yardım et! Söz verdiğim her şeyi yapacağım."

4 Ağustos 2013 Pazar

ivan'ın çocukluğu / andrey tarkovski


"ilkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir."

24 Şubat 2013 Pazar

mühürlenmiş zaman / andrey tarkovski




ilkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

... doğrusunu söylemek gerekirse ben, düşünceleri öncelikle polemik içinde gelişen insanlardanım (gerçeğin tartışmalardan doğacaığ görüşüne katılıyorum). tek başıma kaldım mı, muhtemel fikir ve anlayışların az çok belirgin iskeletine duygusal malzeme sağlamanın ötesinde bir işe yaramadığı için her türlü yaratıcı düşünme süreciyle çelişen, ayrıca metafizik yapıma da pek de uygun düşen bir inceleme tarzına kendimi kaptırıp gidiyorum.

... çünkü yaratıcı çalışma, asla değişmez mutlak ölçütlere vurulmaz.

insan hayatının öyle yönleri vardır ki, bunlar ancak şiirsel araçların yardımıyla oldukları gibi yansıtılabilirler.

... ama bütün bunlar gerçek dışı bir atmosfer yaratmaktan öte bir işe yaramazdı. ya içerik? ya rüyanın mantığı, o ne olacaktı? bu mantık, burada, anıların kendisinden fışkırıyordu. bir yerlerde ıslak otlar, güneşin altında dumanları tüten atlar; bunların hepsi doğrudan hayatın içinde görüntüye girmişlerdi, yani hiçbiri güzel sanatların yakın dallarından türetilmiş malzeme değildi. düşsel gerçekdışılığı en basit çözümlerle yansıtma arayışı bizi sonunda, ağaçların ve arkaplanda beliren ve her seferinde değişik bir ifade taşıyan bir kız çehresinin negatif görüntüsünü üç kez geniş açı içinde vermeye itti. bu planda amacımız, kaçınılmaz felaketi kızın önsezileriyle algıladığını vurgulamaktı. (plastik etki)

... bu tip, içsel dramatikliğiyle beni, keskinleşen buhran anlarından ve insanlara özgü bütün temel çatışmalardan adım adım gelişen karakterlerden daha çok fazla etkiledi. gelişmeyen, neredeyse durgun bir karakterde ihtirasın baskısı aşırı derecede yoğunlaşır ve bu yüzden adım adım gelişen bir insanda olduğundan çok daha belirgin ve inandırıcı bir şekle bürünür. işte, dostoyevski'yi de bu tür bir ihtirası anlatığı için seviyorum. benim bütün ilgim, görünüşte dingin, ancak esiri oldukları ihtiraslar yüzünden içsel gerilimle dolu karakterlere yöneliktir.

...senaryonun yazarı ve yönetmen aynı kişi değilse, o zaman hiçbir şeyle önüne geçilmeyecek bir çelişkiye tanık olacağız demektir. tabii bu, ilkelerine bağlı iki sanatının karşı karşıya geldiği durumlar için söz konusudur yalnızca.

şiirsel bağlantılar, olağanüstü duygusal bir ortam yaratarak seyirciyi harekete geçirir. seyircinin hayatı tanıma faaliyetine katılmasına özellik sağlar, çünkü ne hazır bir sonuç sunmakta ne de yazarın katı talimatlarına dayanmaktadır. kullanıma açık tek şey, canlandırılan görüntülerin derin anlamını bulup keşfetmeye yarayan şeydir. karmaşık bir düşünce ve şiirsel bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun, fazla açık, herkesçe bilinen olgular çerçevesine sıkıştırılmamalıdır. dolaysız, genelgeçer sonuçlar çıkarma mantığı, insana fazlasıyla geometri teoremlerinin ispatını hatırlatıyor. oysa akılsal ve duygusal hayat değerlerinin birbirine bağlandığı çağrışımsal bağlar, hiç şüphesiz sanat için çok zengin imkanlar sağlar. sinemanın bu imkanlardan bu kadar seyrek yararlanması gerçekten üzücüdür. zira bu yol oldukça çok şey vaat ediyor. bu yol bağrında, bir görüntüyü oluşturan malzemeyi adeta 'patlatacak' bir güç barındırıyor.

... bir sanat eseri: bu her şart altında, düşünceyle biçimin organik birliği demektir.

... insan hayatının öyle yönleri vardır ki, bunlar ancak şiirsel araçların yardımıyla oldukları gibi yansıtılabilirler. (yaratılan plastik etki)

sanat niçin vardır? sanata kim ihtiyaç duyar? esasen sanata ihtiyaç duyan herhangi bir kimse var mıdır? bütün bunlar, yalnızca sanatçıların değil, sanatı kabullenen, daha doğrusu günümüzde kullanılan deyimiyle "tüketen" (ne yazık ki tüketen deyimi, 20. yüzyıldaki sanat-kitle ilişkisinin özünü belirlemekte, dahası âdeta teşhir etmektedir) her insanın cevabını aradığı sorulardır. herkes bu soruyla ilgili ve dediğimiz gibi, sanatla uğraşan her insan bu soruya bir cevap arıyor. aleksander blok, "şair, kargaşadan uyum yaratır" demiştir. puşkin, şairi peygamberlik yeteneği ile donatır. her sanatçı, diğer sanatçılar için bağlayıcı olmayan, kendine özgü yasalarla tanımlanır.

ne olursa olsun, yalnızca bir meta olarak 'tüketilmek' istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının anlamını açıklamak, yani insanoğlu gezegenimizdeki varoluş sebebini ve amacını göstermek olmalıdır. hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya getirmelidir.

insanoğlu bıkıp usanmadan, kendisiyle dünya arasında bir ilişki kurar; bu dünyayı sahiplenmek, sezgisel olarak algıladığı idealiyle bu dünya arasında bir uyum sağlamak için yanıp tutuşur. bu isteğin yerine getirilemez olması, insanların hoşnutsuzluğunun ve kendi benliğindeki eksikliğin yarattığı acının bitip tükenmeyen bir kaynağını oluşturur. demek ki sanat ve bilim, dünyaya sahip olma biçimleri; insanın sözümona 'mutlak gerçek'e giden yol üzerindeki bilgi edinme biçimleridir.

ve sanat, en olgucu anlamıyla da olsa bir eğitimin temeli değil, manevi bir deneyim talep eder.

... burada güzele ulaşmaktan söz ederken, yani ideale özlemden doğan sanatın hedefinin işte bu ideal olduğunu söylerken, amacım asla sanatın dünyevi 'pislik'ten kaçınması gerektiğini vurgulamak değildir. aksine, sanatsal görüntü daima, birinin yerine ötekini, büyüğün yerine küçüğü geçiren bir göstergedir. canlıdan  söz etmek isteyen sanatçı ölüden bahseder, sonsuz hakkında konuşabilmke için sınırlı olanı sunar. bir yedek! sonsuzu maddeleştirmek mümkün değildir, ancak onun yanılsaması, görüntüsü yaratılabilir.
çirkin nasıl güzelin içinde varsa, güzel de çirkinin içinde vardır. hayat, bu saçmalığa varan muazzam çelişkinin içine gömülmüştür ve bu çelişki sanatta aynı zamanda hem uyumlu hem de dramatik bir birlik olarak belirir. her şeyin birbirine yakın olduğu, her şeyin iç içe geçtiği bu bütünlüğü algılamaksa ancak görüntüyle mümkündür. bir görüntünün düşüncesinden söz edilebilir, görüntünün özü, sözcüklerle ifade edilebilir, çünkü düşüncenin sözel ifadesi, şekillendirilmesi mümkündür. ancak bu tanımlama da görüntüyü anlatmaya yetmez. bir görüntünün bu eylemin akılsal anlamı açısından kavranamaz. sonsuzluk düşüncesi sözcüklerle ifade edilemez, hatta tanımlanamaz bile. sanat, insanlara bu imkanı bahşeder, sonsuzu denenebilir kılar. sanatçının kendi sanatı uğruna verdiği mücadelenin azgeçilmez koşulları, kendine inanmak, hizmet etmeye hazır olmak ve taviz vermemektir.
... bütün bunlara ek olarak, sanatın köklü bir iletişim işlevi vardır. ... sanat, bir üst dildir.

bir sanat eserinin kabul görmesinin vazgeçilmez önkoşulu, bir sanatçıya güvenme, ona inanmaya hazır olmaktır. ama bazen, salt duygularla kavranması gereken şiirsel bir görüntüden bizi ayıran anlaşmazlık derecesini aşmak çok güçtür. tıpkı tanrı'ya duyulan gerçek inanç gibi bu inancın da koşulu, belli bir ruhsal tutum ve özel, saf bir manevi güçtür.
burada dostoyevski'nin ecinniler romanında yer alan, stavrogun ile şatov arasındaki konuşma yeniden akla geliyor.
"yalnızca sizin  tanrı'ya inanıp inanmadığınızı öğrenmek istiyorum"
nikolay vsevolodoviç onu sert bir ifade ile süzmektedir.
"ben rusya'ya ve onun iman gücüne inanıyorum. isa'nın bedenine inanıyorum. isa'nın rusya'da yeniden doğacagına inanıyorum... inanıyorum." diye kekeledi satov, heyecanla.
"peki ya tanrı'ya? tanrı'ya inanıyor musunuz?"
"ben, tanrı'ya... inanacağım."

... güzel, gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendiğni gizler.

bence, çağımızın en üzücü özelliği, sıradan insanın bugün, güzeli ve geçici olmayanı yansıtmakla ilgili olan her şeyden koparılmış olmasıdır. "tüketicilere" göre biçilmiş günümüz kitle kültürü -bir protezler medeniyeti- ruhları sakatlıyor; insanın kendi varlığıyla ilgili en temel soruları sormasını, bir ruhsal varlık olarak kendisinin bilincine varmasını giderek artan bir şekilde engelliyor; ama bir sanatçı, gerçeğin sesine kulaklarını tıkamamalıdır, tıkayamaz; çünkü ancak ve ancak bu çağrı, yaratıcı iradesini belirleyecek ve disiplin altına alacaktır. sanatçı; yalnız bu sayede inancını başkalarına da aktarabilme yeteneğine kavuşacaktır. bu inanca sahip olmayan bir sanatço ise doğuştan kör bir ressama benzer.

.. hayır, sanatın amcı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.

thomas mann, bir keresinde şöyle bir söz sarf etmişti: "özgür olan, yalnızca kayıtsızlıktır. kişilik sahibi olan özgür değildir, aksine kendi damgasının izini taşımak, gereklerine uymak ve esiri olmak zorundadır"

bir insan, yaşadığı zaman süresince kendini gerçek peşinde koşma yeteneği olan ahlaki bir varlık olarak kavrama imkanına sahiptir. zaman, insana verilmiş hem tatlı hem de acı bir armağandır. hayat, var olmak için kendine koyduğu hedeflere uygun olarak bir ruh geliştirmesi için insanan tanınmış bir süreden başka bir şey değildir. ve insan bu gelişimi gerçekleştirmek zorundadur. hayatımızın sıkıştırıldığı o acımasız derecede dar çerçeve, bizim kendimize ve diğer insanlara olan sorumluluğumuzu açıkça gözler önüne serer. insanın vicdanı da zamana bağlıdır ve yalnız onunla var olur.

bilindiği gibi, hazreti süleyman'ın yüzüğüne şu satırlar kazılmıştır: "her şey gelip geçicidir"

genelde insan, yitirilmiş, kaçırılmış ya da henüz erişilememiş zaman yüzünden sinemaya gider. hayat deneyimleri arayış içinde oraya gider, çünkü sinema, başka hiçbir sanat türünün başaramayacağı kadar insanın olgusal deneyimini genişletir, zenginleştirir ve derinleştirir, hatta yalnız zenginleştirmekle de kalmaz, adeta gözle görülür bir şekilde uzatır da. sinemanın esas gücü budur, yoksa 'star'lar, bıkkınlık veren konular, günlük hayatı unutturan eğlence değil.

bir gün teyibime tesadüf bir diyalog kaydetmişim. insanlar seslerinin kaydedildiğini fark etmeden sohbet ediyorlar. bu bandı sonradan dinlediğimde, her şey mükemmel bir mizansen, bir 'kayıt'mış gibi geldi bana. kişilerin harket mantıkları, duyguları ve enerjileri açıkça hissedilebiliyordu. seslerdeki o harika tını, o olağanüstü duraklamalar... hiçbir stanislavski, bu duraklamaları imkanı yok açıklayamaz. hemingway'in o ünlü üslubu da bu diyalog yapısı karşısında taklitçi ve naif kalır.

... buna verebileceğim tek cevap, rüyanın 'karmaşıklığı' ve 'söylenebilmezliği'nin sinema için net görüntüden vazgeçmek anlamına gelmeyeceğidir.

filmin son sahnesinde de santis, kadın ve erkek kahramanın dikenli tellerin iki ynaına yerleştirir. dikenli tellerin bildirisi çok açıktır. bu çiftin arasına ayrılık girmiştir., aralarında mutluluğun hüküm sürmesine imkan yoktur; bir ilişki kuramayacaklardır. bu olayın somut, bireysel eşsizliği, zorla üstüne bindirilen biçim yüzünden birdenbire sıradanlaşır böylece. yönetmenin yürüttüğü sözümona mantık seyircinin adeta kucağına düşer ve ne yazık ki çoğu seyirci de bundan hoşlanır. sonucu 'mantıken izleyebildikleri' ve anlamını açıkça görebildikleri için, yani perdede olup bitenlere dikkatini vermek adına bir de beyinleri ve gözleri yormak zorunda kalmayacakları için bununla yetinmeyi yeğlerler. bu tür hazır lokmalara alışmış seyircinin sonunda seviyesi de düşer, demoralize olur. dikenli tellere, çitlere bir sürü film de rastlar durururz; anlamları da hiç değişmez, hep aynıdır.


8 Ocak 2013 Salı

stalker / andrey tarkovski


“çoktan farketmiş olmalısınız ki, o bu dünyadan değil. tüm civar ona güldü. tam bir beceriksizdi, acınacak halde görünürdü. annem, “o bir iz sürücü, ebedî bir mahkûm!.. iz sürücülerin ne tür çocukları olduğunu bilmiyor musun?”derdi.  ben onunla tartışamazdım bile.  onun ebedî bir mahkûm olduğunu ben de biliyordum. ve çocuklarını… ama ne yapabilirdim ki? onunla mutlu olacağıma emindim. çok acı çekeceğimi de biliyordum elbette. ama, gri, sıkıcı bir hayata sahip olmaktansa keskin bir mutluluk daha iyidir. belki… sonra tüm bunları düşündüm. ama sonra bana yaklaştı ve dedi ki: “benimle gel.”  gittim ve hiç pişman olmadım. asla!  çok acı çektik…  çok korku ve utanç yaşadık. ama hiç pişman olmadı ve kimseyi kıskanmadım. bu sadece bizim yazgımız, hayatımız. işte bu biziz. ve talihsizliklerimiz olmasaydı, daha iyi durumda olamazdık. kötü olurdu. çünkü o durumda, hiç mutluluk olmazdı. ve hiç umut kalmazdı. senin gözlerini seviyorum, canım arkadaşım, onların oyunu çok tutkulu ve parlak, yukarıdaki sana ani bir bakış gönderdiğinde, ve cenneti uçuran aydınlık gibi, sondan sona kadar her şeyi alırdı. ama benim hayran olduğum bundan fazlası: süzgün gözlerin aşk uyandıran ateşin patlamalarında. ve kirpiklerin içinden hızla gider arzunun sıkıcı ve kasvetli çağrısı…”


“evet. haklısın. ben berbat birisiyim. bu dünyada iyi hiçbir şey yapmadım. bundan sonra da yapamam. karıma bile hiçbir şey veremedim. bir tane arkadaşım bile yok. ama bana hakkımı vermen gerekiyor! onlar zaten her şeyimi deminki yıkık boruda elimden aldılar. yani, benim her şeyim işte burada. anlıyor musun? burada! bölge’de! mutluluğum, özgürlüğüm, kendim saygım, hepsi burada! buraya benim gibi umutsuz ve ıstıraplı insanları getiriyorum. hiçbir şey için umudu kalmamış olan insanları! ve onlara yardım edebiliyorum! edebiliyorum! onlara başka kimse yardım edemez! sadece ben, işte bu pislik! yardım etmekten öyle mutu oluyorum ki ağlamak istiyorum. ve hepsi bu. başka bir şey istemiyorum”