ahmet hamdi tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet hamdi tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2022 Çarşamba

beş şehir / ahmet hamdi tanpınar


… ve durmadan bir şeylere, belki de fakirliğin altında tasavvur ettiğim ruh bütünlüğüne sarılmak, onunla iyice bürünmek arzusunu veren bir ürperme ile dolaşırdım. gerçeği budur ki, anadolu'nun fakirliğinde vaktiyle kendi hastalığı olan ve insanını asırlarca tahrip eden sıtmaya benzer bir şey vardır. tadanlar bilir ki hiçbir lezzet sıtma üşümesi ile yanaşmaz.


kaç defa cebeci'de veya kalede bu evlerden birinde oturmayı düşündüm. fakat evvelâ ankara lisesi'nde, sonra gazi terbiye enstitüsü'nde o kadar cemiyetli bir hayatımız vardı ki, bir türlü bırakamadım.


derinliklerinde allah'ı bulan bir murakabenin hakikati idi. hacı bayram, eriştiği bu hakikatin şevkiyle: “bilmek istersen seni, can içre ara canı, geç canından bul anı, sen seni bil sen seni”
“ey gönül, içmek dilersen cam-ı cem dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.” diye başlayan nefes, unutulmaması gereken eserlerdendir


bakî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş, diyorum. çünkü nağmenin kadehi kendisine boşaltılanı sonuna kadar saklıyor.


erzurum'a üçüncü gidişim ikinci cihan harbi'nin son yıllarında idi. yataklı vagonda yolculuk şüphesiz çok rahat bir şey. fakat insanı garip bir surette etrafından ayırıyor; âdeta eski mânasında yolculuğu öldürüyor. bir mermi gibi sağla solla temas etmek fırsatını bulmadan, gideceğiniz yere sadece yanınızda götürdüğünüz şeylerle varıyorsunuz. falan istasyondan üzülerek veya sevinerek biniyorsunuz, bir başkasında esneyerek iniyorsunuz. ikisinin arasına, kitaplarınızın, her günkü endişelerinizin içinden, ancak şöyle bir göz atılabilen bir iki manzara girebiliyor. asıl yolculuğu galiba üçüncü mevki vagonlarda aramak lâzım. gerçek hayatı halk arasına aramak lâzım geldiği gibi... çünkü orada insanlarla en geniş mânasında temas var.

her istasyonda inen, binen, gidip gelen, ağlayan, sızlayan halkın arasında insan eski yolculuğun mânasını yapan hana, kervana yaklaşmış oluyor. hanlar, kervansaraylar... işte eski yolculukların sihrini yapan şeyler... bir kervana katılmak, bir handa gecelemek... bir gece için tanışmak, ertesi sabah ayrılmak, hayatına bir şey katmak şartıyla görmek... binbirgece'den gil blas'a kadar, eski hikâyeler bu cins tesadüflerle doludur. onlar yolculuğu zengin bir tecrübe hâline getirirdi.


bu üçüncü gidişimde erzurum'u bir öncekine nisbetle daha çok toparlanmış, gelişmiş buldum. yaralar dinmişti. araya zaman dediğimiz büyük yapıcı girmişti. insan ömrü, unutmanın şerbetine yiyecek kadar muhtaç.

bir öğle yemeğini yediğimiz germeşevi sırtlarında iki bin hayvan otluyordu. küçük bir kaynak başında halkalanarak geviş getiren on beş kadar öküze baktım: ebediyetlerinde vakarlı, arızasız sessizlikleri içinde dalgın duran olimposlulara benziyorlardı. geniş gövdeleri ara sıra bir sarsıntı geçiriyor, adaleli boyunları geriliyor, şöyle bir gerdan kırışla bir sineği kovalıyorlar, sonra siyah, ıslak çeneleri gene eski yerine dönüyor; gene aynı rüya bir iplik hâlinde ağızlarında sarkıyordu.

iki cinisli'den bahsedeyim: bunlardan biri, düveninde arslanların çektiği arabasında bir semiramis gibi kurulmuş on iki, on üç yaşlarında bir küçük kızdır. etrafında parlayan, uçuşan, yüzünü okşayan samanın altın parıltısı içinde kumral saçları, daha koyu görünüyordu. küçücük esmer yüzü, sanki topraktan yeni çıkarılmış bir eski madalyondu. çok temiz, düzgün profili, vakarın, güzellik şuurunun yarattığı bir hava içinde yüzüyor gibiydi. düveninde üstünde hiç kimseye bakmadan, dimdik duruyor, rüzgâr çarptıkça vücuduna daha sıkı sarılan yırtık entarisinin içinde küçük, ölçülü vücudu, bir midye kabuğunun düzgün inhinasıyla, birkaç sene sonra gelişecek kadınlığın bütün güzelliğini müjdeliyordu. ertesi gün ona yolda rastgeldik. düve-ninden inmiş olması kendisini küçültmemişti. karpuz tarlaları arası-naki küçük yolda aynı sade vakarla yanımızdan geçip gitti.

ikincisi, mutahhar'ın bahçesinin duvarından konuştuğumuz ihtiyar çiftçi idi. dinç, kır sakallı, gür kaşlı, uzun boylu bir ihtiyar. seksen yaşında imiş. hâlâ bir toprak tanrısı gibi sağlamdı. elindeki değneğe dayanarak bizimle vakarlı, saygılı konuştu. yanında ortakçı olarak çalıştığı mutahhar'a onun dostları bildiği bizlere gösterdiği saygı içinde, toprağa yakın olduğu için kendisini tann'ya daha yakın bulmanın şuurunu, gururunu duymamak kabil değildi. bu bir insan değil, âdeta, yaşlı bir çınardı. bir ara yerden bir avuç saman aldı,ellerinin arasında bir nezri yerine getirir gibi oğuşturup havaya üfledi. bütün hareketlerine baktım; tabiatın yetiştirici kuvvetlerine bir ibadet gibiydi. geleceğimiz gün onu oğluyla, torunlarıyla gene aynı yerde çalışırken gördük. soyunun sopunun içinde mesut bir kitab-ı mukaddes ihtiyarı sandık. bu iki cinisli bana insanoğlunun sadece toprakla temas ederek yaptığı bir arınmanın muzaffer, ilâhî mahsulleri gibi geldi.

cinis'ten içimde, biri ölümünün eşiğinde bekleyen, öbürü hayatın kapısından henüz girmiş bu iki insanın bende uyandırdığı bir yığın düşünce ile ayrıldım. harp yıllarının iskelet takırtılarıyla dolu dünyası içinde, dört bir yanı kavrayan yangın ortasında, onlar benim için yeni bir âlemin, asıl insanlığın dersini verir gibiydiler. insanlar çalışırken ne kadar mesut oluyorlar! yaratmanın hızı, onları içlerinde kavrayıp kurduğu zaman bu ölüm makinesi ne kadar güzel, ne temiz bir ahenkle işliyor! sonra insanoğlu mesut olunca bütün varlık nasıl değişiyor, ölüme kadar her şey nasıl sevimli, can yakın oluyor, hiçbir şey kendi alın teri kadar bir insanı tatmin edemez. çalışan insan kendi varlığında hüküm süren bir ahengi bütün kâinata nakleder. hayatın biricik nizamı bu ahengin kendisi olmalıdır. böyle olunca her şey değişir, peşinde koştuğumuz muvazeneyi buluruz. şüphesiz bugünün büyük meseleleri var. fakat hiçbiri kanla halledilemeyecek, insan ruhu kendi gerçeklerine erişene kadar bu acıyı çekecek.

erzincan ile erzurum arasında her gün işleyen küçük trende -sadece bu trenin varlığını düşünmek aradaki bu yirmi yılın nasıl geçtiğini gösterir- izinli asker, tedaviye giden çocuk, iş adamı, düğün davetlisi, hepsi ayrı ayrı sebeplerle bu trene binmiş bir yığın kadın, erkek, köylü, kasabalı halk arasında zihnim hep bu düşüncelerle doluydu. ayakta zengin ovayı seyrediyorduk. ikide bir, karasu'nun bir yanından bir pelikan kalkıyor, havada geniş bir kavisle etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra ovanın içinde süzülüp gidiyordu.

trene bir yığın insan bindi. hepsinin yüzünde açık havanın, sıcak suyun izleri var. çocukların yüzleri bir meyva gibi taze.tren yavaş yavaş şehre giriyor. yayla gecesi avının üstüne sıçramış büyük bir kuş gibi her yanı sarıyor. dört yanımı alan büyük insan kalabalığına rağmen derin bir gurbetle mumyalaşmış, küçük, çok küçük bir şey oluyorum. bir yığın sezişler arasında, geniş, karanlık bir suda imişim gibi, bu su ile beraber akıyorum.


“biz dil gibi bir turfa muammâda nihânız”neşatî'nin "turfa muamma" diye adlandırdığı insan ruhu, en tabiî iklimlerinden


"ne diye bunun böyle olmasından mustaribim?" diyordum. "niçin mutlaka hayatta bir devam istemeli ve neden bir ihtiras sahibi olmalı? bütün bunların lüzumu ne? bütün pınarlardan içmiş olsam bile ne çıkar? lezzetle bitirdiğimiz her kadehin dibinde hep aynı ifrit, kül rengi hade-kalarında hiç bir aydınlığın gülmediği kayıtsız, sabit gözlerle sarhoşluğumuzda gülecek olduktan sonra... ömrümüzü idare eden kudretler arzularımıza ne kadar uygun olurlarsa olsunlar, bizi ondan kurtaramazlar. bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur. hayat nimetlerinin değişikliği içinde bize, yaratıcı işaretten kalan en büyük miras bu can sıkıntısıdır. diyarlar fethedelim, mucizesine erilmez eserler verelim, her ânımıza bir ebediyet derinliği veren ihsasların birinden öbürüne

21 Temmuz 2020 Salı

saatleri ayarlama enstitüsü / ahmet hamdi tanpınar



kadehlerimiz ellerimizde gittik. bu artık filânın veya falanın tasavvuru değildi. tabiatı eşyanın ta kendisi idi. caz alabildiğine bir zeybek tutturmuştu. ve kızım biraz evvel baldızımın marifet gösterdiği yerde, yani salonun ortasında, karşısında van humbert, dünyanın en garip, en akıl almaz zeybeğini oynuyorlardı. etraf sadece göz olmuş onlara bakıyordu. biz de bir müddet van humbert’in havada acemi acemi sarkan kollarına, yere indikten sonra güçlükle kalkan dizlerine baktık. halit ayarcı yavaşça kulağıma:

- burada ben de pes! derim, diye mırıldandı.

dünyanın en harika ailesinin reisi idim. ve bu haysiyetle deminden beri bana çapkınca dirseğini çarpan karıma aynı şekilde cevap verdim. halit bey ilâve etti:

- nasıl, hoşunuza gitti değil mi? babalık gururunuzu bir tarafa bırakın, sadece kadınlarımızın bu muvaffakiyeti muazzam iş değil mi? böyle bir şeyle karşılaşacağınızı ümit eder miydiniz?

ben bir gözüm kızımın van humbert’in hantal ve alabildiğine geniş vücuduna yaptırdığı acayip ve tehlikeli cambazlıklarda:

- imkân mı var? dedim. hayalime bile gelmezdi. hele kızım zehra’nın...

- hakkınız var... bu kadar süratli terakki, görülmemiş şey...

- yalnız biraz da bilselerdi. meselâ kızım hakikaten zeybek oyununu bilseydi, baldızım demin tepindiği zıkkımdan biraz anlasaydı. büyüğü sandalye ile avize kırar gibi besteleri harap etmeseydi....

halit ayarcı çok terbiyeli bir şekilde esnedi:

- yine aynı mesele... dedi. daha doğrusu hep aynı mesele! aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz... bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır. yapmak vardır, sadece yapmak!.. sonra kendi kendine konuşur gibi ilâve etti:

- bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. mesele yapmak ve yaratmaktadır. bilselerdi, bilselerdi... fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. bilgileri buna mâni olurdu. kızınız bu geceyi yarattı. ne ile? yaratma kabiliyetiyle... çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. siz istediğiniz kadar somurtun!

- ben somurtmuyorum, düşüncemi söylüyorum...

- kendinize saklayın o düşünceyi de, şu karşınızdaki harikulâde manzaraya bakın!

ahmet hamdi tanpınar (saatleri ayarlama enstitüsü, s. 325)



hayri irdal: "ben mi realist değilim!realist olmasaydım size vak'ayı böyle anlatabilir miydim? size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi?hiç bir tarafını değiştirdim mi?en ufak bir halini methettim mi?ben öyle sanıyorum ki herşeyi olduğu gibi görenlerdenim.hatta fazla realistim, rahatsız edecek kadar..."


halit ayarcı:" realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir.belki onunla en faydali münasebetimizi tayin etmektir.hakikati görmüşsün ne çıkar? kendi başına hiçbir manası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? istediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? bir şeyi değiştirir mi bu? bilakis yolundan alıkor seni.kötümser olursun, apışır kalırsın,ezilirsin.hakikati olduğu gibi görmek...yani bozguncu olmak...evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar.siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim.yeni adamın realizmi başkadır."







"...
- aziz dostum, dedi, zavallı aziz dostum! yahut zavallı ben! çünkü asıl zavallı benim bu işte. bir türlü size iyi niyetimi anlatamıyorum. beni bu kadarcık olsun anlamalıydınız! size rol filan yaptıran yok. emrivaki de yok. sadece hürmet eden, inanan insan var. tasavvurlarımı tabii hayatınız şeklinde yaşamanızı istiyorum. evvelden haber versem hürriyetinizi ihlal etmiş olurum. asıl o zaman rol yapmış olurdunuz... sokağa çıktığınız zaman kime tesadüf edeceğinizi bilmediğiniz gibi, bu gece de olacakları bilmiyordunuz. geldiniz, gördünüz ve karşılaştığınız şeyleri hepimiz birden yaşadık. burada emrivaki yok ki!

- amma bir yanlış yapabilirdim, her şey berbat olurdu.

- yapsanız ne çıkardı? hata denen şey yoktur ki zaten... iyi anlayın! farz edin ki hakikaten bir yanlış yaptınız! oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. hata denen şey, tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. bizim için değil... biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. hayır, hayri bey, hayır, yanlış yoktur ve olamaz da. bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. ve insana itimattır..."

yine aynı mesele… dedi. daha doğrusu hep aynı mesele! aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz… bu işlerde bilmek ikinci derece kalır. yapmak vardır, sadece yapmak!.. sonra kendi kendine konuşur gibi ilave etti: -bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. mesele yapmak ve yaratmaktır. bilselerdi, bilselerdi… fakat bilselerdi bunu yapmazlardı. bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. bilgileri buna mâni olurdu. kızınız bu geceyi yarattı. ne ile? yaratma kabiliyetiyle… çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. siz istediğiniz kadar somurtun!



3 Eylül 2018 Pazartesi

aydaki kadın / ahmet hamdi tanpınar
























• «ah bu resmi asarken neler çekti? otuz defa belkim kaldırdı.» sonra heleni birdenbire başka bir mevzuya atladı. «hiç parası yoktur onun... benden yine borç aldı.» heleni bütün protokollerin haricinde hâlâ yanı başındaydı. selim sorar gibi baktı. «otuz lira... on lira da evvel almıştı.» bu da suat’tı. hem tam suat’tı. suat tapeur değildi, fakat parasızdı. hatta para meselelerinin üstündeydi. bir gün selim ona para sıkıntılarından bahsederken «hocam ne kadar ehemmiyet veriyorsunuz bu işe... para daima bulunur, bulunmadığı zaman da vazgeçilir!» demişti. hizmetçisinden aldığı bu otuz lira ile suat’ın bu gece leylâ’ya en güzel hediyeyi getireceğini biliyordu.

• hemen hemen sınıfın yarısı imtihan kapısı önünde idi. hiç kimse ilk girmeğe cesaret edemiyordu. selim sade içindeki helecana bir an evvel son vermek için «ben girerim isterseniz...» dedi. sade bu imtihana değil, hiç bilmediği bir şey olduğu halde en çetin manialı at yarışlarına, büyük yüzmelere, boks maçlarına, kör döğüşü kavgalara girebilirdi. kendisi ile başbaşa kalmamak için her türlü harekete hazırdı.

• sevmek müphem bir hülyaya bir cevaptı. kendiliğinden bir boşluğu doldurması icap ederdi.

• ruhsar hanım bakışları hep kendisinde hulki beyefendinin eşya merakını anlatarak sessiz gülüyordu. selim bu gülüşü bilhassa bakışlarından seyrediyordu. bir ara teninin güzelliğine dikkat etti. bütün ömrünü pekâlâ bu kadının dizlerinin dibinde, sadece sesinin mırıltısını dinleyerek, gözlerinin sessiz gülüşüne hayran olarak, tenini en cins kadifeler gibi okşayarak geçirebileceğini düşündü. bu arzu değildi. sadece kendini vermek ihtiyacıydı.

•  selim «hayır,» dedi. «sadece koluma gir, bu caddeyi geçelim. yorgunum...» marie bu yardımdan memnun elindeki paketi sol eline geçirerek selim’in koluna girdi. «n’oldu? neyiniz var. ..» selim «realite ile temasım kesildi. birkaç saniye için boşlukta kaldım.» dememek için cehdetti. «sonra bu boşluğa hayat avdet etti. boşalan havuz birdenbire çok anî şekilde doldu.» durdu... «şühpesiz bu da değil, bu benim izahım...» kıza fark ettirmeden nabzım yokladı. hiçbir fevkalâdelik yoktu, hatta zaman zaman ellerinde kendisini o kadar telâşlandıran ateş bile.

• ve birden sesini daha yavaşlatarak ilâve etti: «azizim, ben sana bir şey söyleyeyim mi? leylâ’yahiçbir şey anlatamazsın.» sonra bir zemberek gibi boşandı: «ama bugünlerde pek hoş... vallahi güzel şeyler kaçırıyorsun. yeni meraklarımız var. balıkçılık yapıyoruz, çiçek yetiştiriyoruz. anla ama... ikisinde de tam meslek adamıyız. oltalar, yemler hazırlıyoruz, mevsimine göre gece seferlerimiz filân var. sonra toprak ekiyoruz, fide hazırlıyoruz, fidan buluyoruz, tohum ayıklıyoruz. italya’dan, cenubi amerika’ dan paket paket tohumlarımız geliyor. prospektüsler, kitaplar... aşı şekilleri, yeni kombinezonlar... şimdi de bahçe mimarisine merak ettik. suat’ı da buldu.» ve selim’de ne din ne ahlâk ne de başka bir şey karşısında menfi, müsbet hiçbir taassup yoktur. onlar hayatın kendi örgüsüne dahil şeylerdir. insan ruhunun tabiî ifrazları ve cemiyet hayatının tabiî şartlarıdır. 

• acaba o da benim gibi ikiye bölünmüş, biri karşısındakini tam gerçeğine indirmeğe çalışan, öbürü onu üst üste hatıralarının zamanında, ruhta ve uzviyetteki o derin akisleriyle beraber gören iki kişi gibi mi bana bakıyor? fakat selim bu ikiliğin mühim bir şey olmadığını, biraz sonra bu iki bakışın nerde ve nasıl birbirleriyle birleşeceklerini, birbirlerinde nasıl kaybolacaklarını çok iyi biliyor 

• ah bu insan denen bu cezir ve med halindeki hayvan...

• selim de bunu bilirdi. zaten selim’in kabahati de bu değil mi? her şeyi bilmesi, fark etmesi ve hepsini birden hatırlaması... her an, her an, her an...

• sonra birdenbire göz göze geldik ve her şey bitti. bir ağaç dalına takılıp sönen bir balon gibi orada sarktı, biçare ve isteksiz. oracıkta sönmüş balon, zavallı leylâ. ve böyle gözlerimin önünde küçüldüğü için onu birdenbire çok başka türlü sevdim. korkuya, kıskançlığa çok başka bir şey karıştı. şimdi bile ne olduğunu bilmediğim bir şey. hiçbir zaman anlamadığım, anlayamayacağım bir şey. birdenbire leylâ benim için bir daha unutamayacağım bir şey oldu. 

• goya’nın prado’da küçük bir tablosu vardır. her görüşümde benim için manası bir kat daha derinleşir. küçük bir köpek bir dağın sırtından çıkar ve çıkar çıkmaz birdenbire gri bir kaya ile, bir çeşit duvarla karşılaşır... küçük, munis bir köpek başı ve yepyeni bir imkânsızlığın duvarı... oraya kadar kimbilir nasıl güçlükle geldi. başarının sevincini âdeta yüzünde okuyabilirsiniz... fakat şimdi önünde bu duvar. çıldırtıcı bir şey. 

• selim «insan insana tahammül edemez. insan insana muhtaçtır. insan insana yüklenir, insan insanla yaşar. bütün felâketimiz ve tezatlarımız burada. daima birbirimizle haşır neşiriz ve birbirimize bir türlü tahammül edemeyiz. allahın başlıca vazifesi de bu değil mi; aramızda üçüncü sıfatıyle bulunması için değil mi?» diye düşündü. sonra genç kıza «otur biraz, dinlen...» diye ısrar etti. 

• «demek işittiklerim doğru. hepsi doğru. beni leylâ hanım’ ın önüne getirdi. sanki bir çeyiz halayığı imişim gibi.» ve leylâ tam kendisini kucaklamağa hazırlanırken birdenbire eteklerine doğru eğildi. «cariyeniz...» fakat yine birdenbire yaptığından utanmış gibi genç kadının boynuna atıldı. ikisi de birbirlerini çok severlerdi. kadınca, acayip, tahlili güç bir sevgiydi bu. bu kırkına yaklaşmış kadınla yirmisindeki kız birbirlerini anlayarak, güzelliklerinin hangi uçlarda dolaştığını bilerek birbirlerini seviyorlardı.

• «maskaralık.» şüphesiz maskaralıktı bu. fakat niçin, niçin bu hakkı kendinde göremiyordu? niçin kendisini bu kadar gülünç buluyordu? şifa hakikaten güzeldi. her cemiyette, her sınıfın içinde güzel ve sevimli sayılacak insandı. ve bu kadar güzel olmanın birtakım hakları olmalıydı. çünkü şifa zekice güzeldi. leylâ kadar güzeldi. başka şekilde, fakat leylâ kadar. leylâ’nın bir kolu hâlâ şifa’nın omuzundaydı. o da içinden aynı hakikati teslim ediyordu. bu kız hakikaten güzel. bir peyzaj kadar, bir musiki kadar güzel. haince ve zekice güzel. insana hiç bilmediği hazlar ve ihtiraslar aşılayacak kadar.

• lassy kokulu hanıma anlattığı hikâyesini yarıda bırakarak ferahfeza’ dan bir beste okumağa başlamıştı. bütün bahçe, bütün boğaziçi ve kendi ömrü bundan yüz, yüz yirmi sene evvel yaşamış dede ismindeki daüssılalı bir dervişin ışığına girmişti. bu da şüphesiz ölüm ve ayrılıktı. çünkü yaşadığımız dünyada selim için şu anda yalnız bu ikisi vardı. fakat büsbütün başka bir şekilde ölüm ve ayrılıktı. ve bu başkalık péguy’nin mısralarındaki ilk yaradılış neşesini, şimdi suat’la o kadar hararetle konuşan ayşe’nin sesini ve refik’le kulak kulağa konuştuktan sonra evin içine doğru — şüphesiz mutfaktakilere talimat vermek için — giden leylâ’yı, boş kadehi elinde sorduğu suale cevap bekleyen şifa’yı, biraz ötede başka bir rüyasını düşünen fatma’yı kendi içinde biraz evvelkinden çok başka insanlar yapmıştı. çünkü şu anda bütün bahçe ferahfeza burcu dediği âleme girmişti ve selim etrafındaki şeylere oradan bakıyordu. 

• niçin hepimiz sadece kendimizi göz hapsinde tutarak yaşıyoruz.