sabahattin ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sabahattin ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2017 Çarşamba

içimizdeki şeytan / sabahattin ali


• günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hâkim olacağız. şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim. (arkadaşından ömer'e)

• demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye irademiz vardı? kullanılmadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? yaşayımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?

• bizi istemediklerimizi yapmaya çeken bir kuvvet var, bu muhakkak. bizim daha iyi olmamız lazım. bu da muhakkak. bunu nasıl birleştirmeli, bunu bilmiyorum. 

• karşımıza her şeyiyle çırılçıplak serilen bir insanın üzerimizde yaptığı mukavemet edilmez tesir onu da yakalamıştı. (ömer'in macide'nin üzerinde bıraktığı etki)

• caddedeki kalabalık beni sahiden sıktı. ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzün görmek istemiyorum. (ömer)

• nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekân içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur. Sizi seviyorum...

• böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi kafamızı birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. on bin yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların gözüyle görsek muhakkak ki şimdi burada böyle sükûnetle oturamazdık. onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı allah yaptılar? onlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlardır. halbuki bizim bunu yapmamıza imkân yok. minimini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor... söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? buna rağmen burnumuzu kaldırmadan bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz. dünyadaki insanların acaba kaç binde biri şu anda başını aya çevirmiştir? halbuki o her şeyi, herkesi görüyor ve gafletimizin üstüne o tatlı, o iyi tebessümünü serpiyor. dikkatle baksam onun parlak çehresi üzerinde birçok şeyler göreceğimi zannediyorum. şu dakikada sarı nehir üzerindeki kayıklarında uyuyan yorgun kulileri, iri hindistan cevizi ağaçlarının dalları arasında tüneyen papağanları, başlarını nil’in kırmızı sahillerine yaslayarak dinlenen timsahları ve herhangi büyük bir şehrin herhangi bir eğlence bahçesindeki sevgilisini belinden kavrayan sarhoş kibarzadeleri aydınlatan hep aynı ışıktır. halbuki ne kadar masum bir yüzü var; harp meydanlarında bağırsaklarını avuçlayarak ölenleri, apartman kapılarının önüne bırakılan çöp tenekelerini karıştırıp gıda arayanları, aynı gecede ikinci âşıkını pencereden içeri almaya çalışanları gördüğü halde güzelliğini ve saffetini muhafaza edebiliyor. bizler, her gördüğümüz fenalığın ve rezaletin bir parçasını ruhumuzda ebediyen beraber taşımaya mahkûm insanlar, onun yanında ne kadar zavallı ve küçük şeyleriz.

• birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş.

• insanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak konusundaki hayret verici temayülleridir.

• isteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... içimizde şeytan yok... içimizde aciz var... tembellik var... iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.

15 Eylül 2017 Cuma

çocuklar gibi / sabahattin ali


bende hiç tükenmez bir hayat vardı
kırlara yayılan ilkbahar gibi
kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
göğsümün içinde ateş var gibi

bazı nur içinde, bazı sisteyim
bazı beni seven bir göğüsteyim
kah el üstündeydim, kah hapisteydim
her yere sokulan bir rüzgar gibi

aşkım iki günlük iptilalardı
hayatım tükenmez maceralardı
içimde binlerce istekler vardı
bir şair, yahut bir hükümdar gibi

hissedince sana vurulduğumu
anladım ne kadar yorulduğumu
sakinleştiğimi, durulduğumu
denize dökülen bir pınar gibi

şimdi şiir bence senin yüzündür
şimdi benim tahtım senin dizindir
sevgilim, saadet ikimizindir
göklerden gelen bir yadigar gibi

sözün şiirlerin mükemmelidir
senden başkasını seven delidir
yüzün çiçeklerin en güzelidir
gözlerin bilinmez bir diyar gibi

başını göğsüme sakla sevgilim
güzel saçlarında dolaşsın elim
bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
sevişen yaramaz çocuklar gibi

29 Aralık 2013 Pazar

kuyucaklı yusuf / sabahattin ali

“bir yetimin romanı”

14
salahattin bey, gençliğini deli gibi geçirdikten sonra, birden bire yorgunlaştığını, artık daha fazla koşacak kuvveti olmadığını görmüş, beş sene evvel, bu kendisinden tam on beş yaş küçük kızla evlenivermişti. bizim küçük anadolu şehirlerimizde bu müzmim evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. en kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. tabii bu evlenmede, herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de “münasip bir kısmet” varken kaçırılmaması düşünülmüştür. bu izdivaç mikrobu evlendikten sonra faaliyetine başalar. evvelce birtakım emelleri olan, yükselmke, kendini göstermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik, bir lakayıtlık gelir. evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünyayı görüşüve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlukla daimi bir beraberlik insanı dış hayayya da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür.


102
muhakeme uzun sürmedi. zaten şakir, tevkifinin haftasında müstantik tarafından serbest bırakılmıştı. bu bir haftanın da ancak gündüzlerini, onu da müdür odasında oturup cigara içmek ve nizamiye kapısının yanındaki küçük bahçede aşağı yukarı dolaşmak suretiyle, hapishanede geçirdi. geceleri evine bırakılıyordu. güya gizli olarak yapılan bu müsaadeyi kaymakam, müddei-umumi ve ceza reisine kadar herkes biliyor ve bir şey demiyordu. çünkü başka türlü olmasına imkân yoktu. bu böyle gelmiş, böyle gidiyor ve kasabanın başında bulunanların aklı bile, hürriyete ve onun getirdiği birkaç müsavat fikrine rağmen, hilmi bey'in oğlunun sahiden hapsedilebileceğini kabul etmiyordu. hapishane ancak serseriler, köylüler ve aşağı tabakadan insanlar içindi; bir hilmi bey'in oğlu, adam öldürse bile, onlarla bir tutulamazdı. değil böyle mahkûm olacağı şüpheli kimseler, on beş seneye mahkûm edilmiş eşrafzadeler bile, cürümlerinin cezasını çok kere yarı yarıya evlerinde çekiyorlardı. hapishanede kaldıkları zamanlar, valinin veya bir adliye müfettişinin nadir ziyaretine münhasırdı. bazen aksi bir karakol kumandam veya hapishane müdürü geliyor, birkaç gün, o da kendini göstermek ve göz
yıldırmak için, sertlik yapıyor, fakat bazı mahpusların dışardaki akrabaları gelip kendisiyle konuştuktan sonra, her şey eski şekline avdet ediyordu. zaten ilk yapılan sertlik de, bir "pahalıya satılmak" manevrasından başka bir şey değildi.


135
bu saatlerin bir daha geri gelmeyeceğini, karanlık bir his,ikisine birden tekrar edip duruyor ve aynı zamanda, saadetleriningölgesiz olması için, dimağlarının bu andan başka hiçbir şeylemeşgul olmaması lazım geldiğini onlara fısıldıyordu. ikisi de nebir saat önceyi, ne de bir saat sonrayı düşünüyorlardı. bütünhislerden ve düşüncelerden daha kuvvetli olan ve insanı hayatındaancak birkaç defa idaresi altına alan tabii ve hâkim bir duyguşimdi ikisini de avucunun içine almıştı. bu anda etraflarındakiağaçlar, karşılarındaki deniz kadar bu kuvvete ta-biydiler. bir teküzüntüleri, bir tek istekleri yoktu. hatta her istediğine nailolanların iç sıkıntısı da onlardan uzaktı. saadetin bu kadar tamamve mükemmel oluşu ikisini de şaşırtmış gibiydi. o kadar ki,birbirlerine söyleyecek tatlı sözler bile bulamıyorlar, sadece derinderin nefes alarak gülümsüyorlardı. uzun135

müddet böylece bekleştiler. bir aralık muazzez'in başı yusuf unomzuna düştü: uyumuştu. yusuf onu kollarına alarak arabayagötürdü.atlar bağlı oldukları ağaçlara başlarını sürtüyorlardı; ayaklarınınaltındaki kuru çam iğneleri kırıldıkça çıtırdıyor ve aşağıdoğru kayıyordu.iri ve yüksek çamların yukarılarında kıpırdamalar oluyor, birsincap daldan dala atlıyordu.yaylı arabanın boşluğa doğru uzanan oku hafif hafif sallanıyorve içinde bulunan iki genç insanın nefesleri kuru ot ve keçekokularına karışıyordu.


151
böyle zamanlarda tarif edilmez bir hasret onları birbirine çekerdi.etraflarına yabancı olduklarını hissettikleri nispette birbirleriniararlar, bu kısa müddet esnasında içlerinde günlerce anlatmaktabitmeyecek şeylerin toplanıp biriktiğini sanırlardı. halbukiilk fırsatta birbirlerini arayıp bulunca ikisi de eski sükûtlarındadevam ederler, yan yana oturarak veya ağaçların altında dolaşarakberaberliklerinin tarif edilmez saadetini duyarlardı.konuşmaya ne lüzum vardı? bütün güzel laflardan ve hoşinsanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti,yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.birbirleri için ne kadar tabii ve lüzumlu iseler, etrafları için okadar garip ve manasız olduklarını karanlık bir şekilde hissetmiyor değillerdi. hislerinin şiddeti ve dünyalarının ayrılığıcihetinden yapayalnız olduklarını, birbirlerine söylemeden biliyorlarve bunun uzun zaman devam etmesinin ne dereceye kadarmuhtemel olduğunu korku ile düşünüyorlardı. hiçbir yerdenöğrenilmiş olmayan ve tabiatın henüz kendisine bağlı bulunanlarauyanık tuttuğu bir his onlara, hayatın bütün kalaba-ğından vemüşterek yürüyüşünden ayrılmanın dehşetini fısıldıyordu. bununiçin, ancak her şeyle alakalarını keserek kendi dünyalarınadöndükleri zaman rahat ediyorlar, muhitle temasta bulunmayamecbur olunca fena hissikablelvukuların altında ezilmeyebaşlayarak sıkılıyorlar ve kaçmak istiyorlardı.


183
ve sadece hatıralar, iki insanıbirbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi


8 Aralık 2013 Pazar

rüzgar / sabahattin ali











arzularım muayyen bir haddi aşınca
ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
bir ihtiras duyup vahşi maceralara
çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
tanrıların başı gibi başları diktir,
bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

bu dağların bir rakibi varsa rüzgardır.
rüzgar burda tek başına bir hükümdardır.
burda insan duman gibi genişler, büyür.
bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
buralarda her düşünce sona yakındır,
burda her şey bizden uzak, ‘o’ na yakındır.
burda yoktur insanların düşündükleri,
rüzgar siler kafalardan küçüklükleri.
yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
ve anlatır mabutların hayatlarını.
arasıra kulağını bana verdi mi,
ben de ona anlatırım kendi derdimi.

‘ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!
benim artık yalnız sana itimadım var.
gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
etrafımın sözlerine aklım ermedi,
etrafım da bana asla kulak vermedi.
senelerden beri hala anlaşamadık,
ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
gözlerimde hakikati sezen bir nurla
etrafımı süzüyorum biraz gururla.

bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
en büyük şey, en asil şey küçülür burda.
burda yalan para eden biricik iştir,
burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
kimi gider vatan için can verir, yalan!
bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır,
bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,
ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
en muazzam ölüm bile küçülür burda.

benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
zaman zaman mağlup olsam bile etime,
insan olmak dokunuyor haysiyetime.
büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
işte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
en asil şey seni buldum kainatta,
güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
deniz gibi muamma yok derinliğinde,
bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
rüzgar! bu dağ başlarında çırpınan serin
kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
senin gibi azamete aşıkım ben de.
işte rüzgar! senin gibi ben de deliyim.
ıslıklarım senin gibi inlemelidir,
herkes beni ürpererek dinlemelidir.

rüzgar! sana, yalnız sana benzemeliyim.'

5 Şubat 2013 Salı

kürk mantolu madonna / sabahattin ali



... şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum. bu eksik sana değil, bana ait… bende inanmak noksanmış… beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadğım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum. bunu şimdi anlıyorum. demek insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. ama şimdi inanıyorum… sen beni inandırdın… seni seviyorum…

... dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçim bu kadar ediyorum biliyor musun? sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için… beni yanlış anlamayın, bu taleplerinin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerimi kaldırışları, hulasa kadınlara oyle bir muammele edişleri var ki… kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. herhangi bir şekilde talepleri rededildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. (…) biz istemeyiz, kendiliğimizden birşey vermeyiz. ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum.

... insan, bilhassa kadın ve erkek münasebetleri o kadar karmakarışık ve arzularımız, hislerimiz o kadar anlaşılmaz ve bulanık ki, hiç kimse ne yaptığını bilmiyor ve akıntıya kapılıp gidiyor. ben bunu istemiyorum. beni yüzde yüz doyurmayan, tam manasıyla istemediğim şeyleri yapmak, beni kendi gözlerimde küçültüyor… bilhassa tahammül edemediğim şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu… neden? niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?… niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? niçin sizin davranışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor? bunun üzerinde çok düşündüm. acaba bende anormal bir taraf mı var, dedim. hayır, bilakis, belki diğer kadınlardan daha normal olduğum için böyle düşünüyorum. çünkü hayatım, sırf bir tesadüf eseri olarak, diğer kadınları mukadderatlarını tabii görmeye alıştıran tesirlerden uzak geçti. babam, ben daha çok küçükken öldü. evde annemle ikimiz kaldık. annem, tabii olmaya, itaat etmeye alışmış bir kadının adeta bir timsaliydi. hayatta yalnız yürümek itiyatını kaybetmiş, daha doğrusu bu itiyatı asla kazanamamıştı. yedi yaşında olduğum halde onu ben idare etmeye başladım. ona ben metanet öğrettim, akıl öğrettim, destek oldum. böylece erkek tahakkümü görmeden, yani tabii olarak büyüdüm. mektepte kız arkadaşlarımın miskinliği, emelleri beni daima tiksindirdi. hiçbir şeyi, kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. bu hal beni müthiş bir yalnızlığa mahkum etti. kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. hoş tutulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. erkeklerle de arkadaş olmadım. aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. o zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu gayet iyi anladım; dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk erkekler kadar hodbin, kendini beğenmiş ve kibirli, fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir. bir kere bunları fark ettikten sonra erkekleri sahiden sevebilmem imkansızdı. en hoşuma giden ve birçok hususlarda bana yakın olan adamların bile, küçük vesilelerle, bu kurt dişlerini gösterdiklerini; her ikimize aynı derecede zevk veren beraberliklerden sonra, özür dilemeye, himaye etmeye çalışan, fakat aynı zamanda herhangi bir şekilde muzaffer olduğunu zanneden ahmakça bakışlarla yanıma sokulduklarını gördüm. halbuki acınacak halde olan, zavallılıkları ortaya çıkan onlardı. hiçbir kadın ihtiras halindeki erkek kadar zayıf ve gülünç olamaz. buna rağmen bu hallerini kuvvet tezahürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır… aman yarabbi, insan deli olur… kendimde hiçbir gayri tabii temayül bulunmadığını bildiğim halde, bir kadına aşık olmayı tercih ederim. korkmayın, zannettiğiniz gibi değil. bir erkeği sevmem lazım geldiğine inanıyorum. ama sahiden bir erkek… hiçbir kuvvete dayanmadan beni sürükleyebilecek bir erkek… benden bir şey istemeden, bana hakim olmadan, beni tezlil etmeden sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek… yani hakikaten kuvvetli, tam bir erkek…

 ... eğleniyorlardı. yaşıyorlardı. ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demeklik olduğunu hissediyordum. bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. ben neydim? ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramafon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerliği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. hiç kimsenin benden birşey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.

... gece, tam onun atlantik’te numara yaptığı sıralarda, kendisini telefona çağırmak, rahatsız ettiğim için af diledikten sonra, kısaca veda ederek mikrofon başında kafama bir kurşun sıkmak ne güzel olurdu. bu müthiş sesi duyunca, evvela ne olduğunu anlamayarak bir müddet duracak, sonra deli gibi “raif!” raif!” diye bağırıp benden cevap almaya çalışacaktı. yerde son nefesimi verirken ihtimal ki, bu sesleri de duyar ve gülümseyerek ölürdüm. benim nereden telefon ettiğimi bilmediği için çaresizlik içinde çırpınacak, polise haber veremeyecek ve ertesi gün elleri titreyerek gazeteleri karıştırıp, esrarı çözülemeyen bu facia hakkındaki tafsilatı okurken kalbi nedamet ve yeis içinde çırpınacak, ömrünün sonuna kadar beni unutamayacağını, kendimi kanla hatırasına bağladığımı anlayacaktı.”

.. her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? ah maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? niçin yanımda değilsin?

...dünyada bana hiçbir şey tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.

….insanlara ne kadar çok muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.

..bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.

... maria puder, hastanede yirmi beş gün kaldı. belki daha fazla tutacaklardı, fakat o, doktorlara burada sıkıldığını, evde kendisine iyi bakacağını söyledi. uzun boylu tavsiyelerle ve deste deste reçetelerle, karlı bir günde, hastaneden çıkıp evine geldi. ben bu yirmi beş gün zarfında ne yaptığımı şimdi pek hatırlamıyorum. galiba onu gidip gördüğüm, başucunda durarak, terleyen yüzünü, ara sıra kenara kayan gözlerini ve büyük bir güçlükle nefes alan göğsünü seyrettiğim zamanların haricinde hiçbir şey yapmadım. hatta yaşamadım bile; çünkü yaşasam şimdi aklımda bu günlere ait hiç olmazsa küçücük bir hatıra bulunurdu. yalnız onun yanındayken içimi müthiş bir korku,

... dünya’nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?

... Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor?

...Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz?

...Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum.

...İnsanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

...İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için,bu zahmetli işe teşebbüs etmektense; körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

...Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.

...Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.

...Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tutulan bir oyuncak olmak onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu.

...Kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım.