albert camus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
albert camus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2016 Pazar

sürgün ve krallık / albert camus

o zaman dünyanın akışı durmuş ve bu andan sonra hiç kimse yaşlanmayacakmış gibi geldi ona. bundan böyle, yaşam her yerde aynı anda duruvermişti, içinde bir insanın acıdan ve hayranlıktan ağlamakta olduğu yürek bir yana bırakılacak olursa.

selam, efendiydi,tek efendiydi,tartışılmaz niteliği kötülüktü,iyi efendi yoktur.

öteden beri,bu ölçüsüz ülkenin kemiğine dek kazınmış, koro toprağı üzerinde ,kimi insanlar durmamacasına yol almaktaydı,hiçbir şeyleri yoktu,ama kimseye hizmet etmiyorlardı,tuhaf bir krallığın yoksun ve özgün beyleriydiler.

11 Ekim 2014 Cumartesi

düşüş / albert camus
















"insanları seviyorum çünkü düşüşlerini gördüm" albert camus

size hizmetlerimi sunabilir miyim, bayım, canınızı sıkmadan? ... ama ben gidiyorum, bayım, size hizmet ettiğim için mutlu olarak. teşekkür ederim size, eğer can sıkıcı bir kimse rolü oynamayacağımdan emin olsaydım, kabul ederdim. fazla iyisiniz. bu yüzden bardağımı sizinkinin yanına koyacağım.

ama daha şimdiden, doyumumun ne olduğuna karar verebilirsiniz. kendi doğamın keyfini sürüyordum ben, hepimiz de biliriz ki, mutluluk buradadır, her ne kadar, kendimizi yatıştırmak için, bu zevkleri bazen bencillik adı altında mahkûm etme numarası yapsak da. hiç değilse, yaratılışımın bu yanının keyfini sürüyordum, bu yanım dul ve yetime o denli uygun biçimde tepkide bulunuyordu ki, böyle yapa yapa, tüm yaşamıma egemen oluyordu sonunda. örneğin, körlerin sokaklarda karşıdan karşıya geçmesine yardım etmeyi çok seviyordum. daha uzaklardan, bir bastonun bir kaldırımın köşesinde duraksadığını görür görmez atılıyordum, bazen yardımsever bir elin uzanmasından bir saniye önce körü başkalarının yardımına gerek bırakmadan yakalıyordum ve onu, geliş gidişin engelleri arasından, yumuşak ve emin bir elle kavrayarak kaldırımın sakin limanına götürüyordum, orada karşılıklı bir heyecan içinde ayrılıyorduk birbirimizden. aynı şekilde, sokakta yol soranlara bilgi vermeyi, ateş sunmayı, ağır yüklü arabalara omuz vermeyi, yolda kalmış otomobili itmeyi, dinsel kurtuluşçunun sattığı gazeteyi ya da montparnasse mezarlığı’ndan çalıp çalmadığını bilmesem de, ihtiyar satıcının sattığı çiçekleri satın almayı her zaman sevmişimdir. ayrıca, ah! bunu söylemek daha güç, sadaka vermeyi de seviyordum. dostlarımdan koyu bir hıristiyan, bir dilencinin evine yaklaştığını görünce ilk kapıldığı duygunun nahoş olduğunu kabul ediyordu. bendeyse daha kötüsü oluyordu: çok seviniyordum. geçelim bunu.
daha çok, nezaketimden söz edelim. bu nezaket ünlüydü, ama tartışma götürmezdi yine de. terbiyeli olmak gerçekten de bana büyük sevinçler veriyordu. bazı sabahlar otobüste ya da metroda yerimi, görünürde kime layıksa ona bırakmak, yaşlı bir kadının düşürdüğü bir şeyi yerden alıp iyi bildiğim bir gülümsemeyle ona vermek ya da salt benden daha acelesi olan bir kimseye, tuttuğum taksiyi bırakmak şansına erersem, günüm bu yüzden aydınlanıyordu. dahası, söylemem gerek ki, kamu ulaşım araçlarının grevde olduğu günlerde, otobüs duraklarında, evlerine gidemeyen bazı mutsuz hemşerilerimi arabama alma fırsatını bulunca seviniyordum. sonra, tiyatroda bir çiftin bir araya gelmesine olanak sağlamak için koltuğumu onlara bırakmak, yolculukta bir genç kızın yetişemediği bir fileye valizlerini yerleştirmek başkalarından daha sık yaptığım yiğitliklerdi, çünkü bunları yapma fırsatlarını daha dikkatle kolluyordum ve daha tatlı zevkler alıyordum bu davranışlardan. 


benim iyi yürekli suçlularımdan bazıları da, zaten, adam öldürürken aynı duyguya kapılmışlardı. onların içinde bulundukları acı durumda, gazeteleri okumak onlara bir çeşit mutsuz ferahlama getiriyordu kuşkusuz. birçok insan gibi onlar da, adlarının karanlıkta kalmasına dayanamıyorlardı artık ve bu sabırsızlık onları nahoş aşırılıklara götürebiliyordu kısmen. ün kazanmak için insanın kapıcısını öldürmesi yeter. ne yazık ki, geçici bir ün söz konusudur burada, çünkü bıçaklanmaya layık ve bıçaklanan o kadar kapıcı var ki! suç hep sahnenin önünde işleniyor, ama suçlu orada ancak kısa bir süre için yer alıp hemen başkasına terk ediyor yerini. bu kısa zaferler de eninde sonunda çok pahalı ödeniyor. tersine, bizim o zavallı ün arayıcılarımızı savunmak ise gerçekten tanınmak demek oluyordu, aynı zamanda ve aynı yerlerde, ama daha ekonomik yollarla. bu da beni, onların en az bedel ödemeleri için değerli çabalar harcamaya özendiriyordu: onlar ödedikleri bedeli biraz da benim yerime ödüyorlardı. buna karşılık, ortaya serdiğim öfke, yetenek, heyecansa onlara karşı her türlü borcumu ortadan kaldırıyordu. yargıçlar ceza veriyor, sanıklar bunun kefaretini ödüyor, bense her türlü ödevden özgür, yargıdan da, yaptırımdan da bağışık olarak bir cennet ışığı içinde serbestçe egemenlik sürüyordum.


...hele hele, dostlarınız kendilerine karşı içten olmanızı istedikleri zaman onlara inanmayın. onlar, sizin için içtenlik vaadinizde bulacakları ek bir güvenceyi kendilerine sağlayarak onlar hakkındaki iyi fikrinizi sürdüreceğinizi umarlar yalnızca.içtenlik nasıl dostluğun bir koşulu olur? her ne pahasına olursa olsun gerçek sevgisi hiç bir şeyi kollamayan ve hiç bir şeyin kendisine direnemeyeceği bir tutkudur.bir kusurdur o , bazen bir konfordur ya da bir bencilliktir. eğer bu durumda bulunursanız çekinmeyin. `doğruyu söyleyeceğinize söz verin ve en fazla yalanı söyleyin`. böylece onların derin arzusuna yanıt verirsiniz ve sevginizi iki kere kanıtlarsınız onlara.


..ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? nedeni basittir! onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur. özgür bırakır bizi onlar, zamanımızı rahatça kullanabiliriz, saygıyı boş zamanlarımızda kokteylle sevimli bir metres arasına koyabiliriz.


ama yeryüzü karanlıktır, aziz dostum, tahta kalın, kefen ışık geçirmez.


zenginlik insanı hemen verilecek yargıdan bağışık tutar, sizi metrodaki kalabalıktan ayırıp nikel kaplanmış bir arabaya kapatır, korunaklı geniş park yerlerinde, yataklı vagonlarda, lüks kamaralarda tecrit eder. zenginlik, aziz dostum, henüz aklanma değildir, ama her zaman hoş karşılanması gereken ertelemedir.


dostum olmadığını nereden mi biliyorum? çok basit: onlara iyi bir oyun oynamak, bir çeşit ceza vermek amacıyla kendimi öldürmeyi aklımdan geçirdiğim gün anladım bunu. kimi cezalandıracaktım ki? çok çok bir kaç kişiyi şaşırtırdım, kimse cezalandırılmış olduğunu bilmezdi ki


insanlar böyledir, aziz bayım, iki yüzü vardır onun: kendini sevmeden sevemez.


ah! aziz dostum, insanlar bulgulama bakımından ne kadar yoksul. bir nedenden ötürü intihar edilir sanırlar hep. ama iki nedenden ötürü de bal gibi intihar edilebilir.


bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emegini, dürüstlügünü bile, ama bir aksam, kadını hiç sevmemiş holduğunu anladı. canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların cogu gibi canı sıkılıyordu. böylece karmaşa ve dram dolu bir yasam yaratmıştı kendine.bir olayın olması gerek, insan bağlantılarından çoğunun açıklaması işte bu. bir olayın olmasi gerek, hatta aşksız bir köleliğin, hatta savaşın ya da ölümün bile


..mesela, doğum günümün hatırlanmamasından hiç yakınmadım; bu konudaki sessizliğime şaşarlar, birazcık da hayranlık duyarlardı. fakat, ilgisizliğimin nedeni daha derinlerde saklıydı. kendi kendime yakınabilmek için unutmayı dilerdim. çok iyi hatırladığım o şanlı tarihten birkaç gün önce pusuya yatar, yanılmalarını umduğum kimselerin belleklerini uyaracak en ufak küçük bir şey ağzımdan kaçırmamaya, bunu yapmamaya bakardım. (birgün, bir evde takvimde değişiklik yapmayı bile düşünmüş müydüm?) yalnızlığım iyice doğrulandığında, kendimi, erkekçe bir üzüntünün zevkli çekimine bırakabiliyordum.


eğer pezevenkler ve hırsızlar her zaman her yerde mahkûm olsalardı, masum insanlar tümüyle ve hep masum sanacaklardı kendilerini, aziz bayım.


27 Temmuz 2014 Pazar

yabancı / albert camus


5 (intro)
annem ölmüş bugün. belki de dün, bilmiyorum.  ihtiyarlar yurdundan bir telgraf aldım: "anneniz vefat etti. yarın kaldırılacak. saygılar." bundan bir şey anlatılmıyor. belki de dündü.

ihtiyar yurdu marengo'dadır, cezayir'den seksen kilometre uzakta. saat ikide otobüse biner, öğleden sonra oraya varırım. bütün gece başında bekler, yarın akşama da dönerim. patrondan iki günlük izin istedim, ortada böyle bir mazeret varken hayır diyemezdi. ama pek de hoşnut görünmüyordu. hatta ona, "bunda benim bir suçum yok," dedim. karşılık vermedi. o zaman, böyle söylememeliydim, diye düşündüm. hem özür dilemek için neden de yoktu. asıl onun bana başsağlığı dilemesi gerekirdi. öbür gün beni yas elbisesiyle görünce, diler elbette. şimdilik sanki annem pek ölmemiş gibi. ama gömüldükten sonra, tam tersine, mesele kapanmış olur ve her şey daha resmî bir kılığa girer. saat ikide otobüse bindim. hava çok sıcaktı. yemeği her zamanki gibi celeste'in lokantasında yedim. benim adıma hepsi çok üzülüyorlardı. celeste bana, "insanın bir tek anası olur," dedi. gideceğim zaman beni kapıya kadar geçirdiler. emmanuel'in odasına çıkıp siyah boyunbağıyla, siyah kol şeridini almam gerektiği için biraz telaşlıydım. birkaç ay önce, onun da amcası ölmüştü. otobüsü kaçırmamak için koştum. bu aceleden, koşuştan, üstelik bunlara eklenen sarsıntıdan, benzin kokusundan, yoldaki ve gökteki ışıkla ısı yansımasından, herhalde, bütün bunlardan olacak, sızmış kalmışım.  hemen bütün yol boyunca uyumuşum. gözlerimi açtığımda, kendimi bir askerin üstüne abanmış buldum. bana bakıp gülümsedi ve "uzaktan mı geliyorsun?" diye sordu. kısa kesmek için, "evet," dedim. ihtiyarlar yurdu köyden iki kilometre uzaktadır. yolu yayan yürüdüm. annemi hemen görmek istedim. kapıcı önce müdürü görmem gerektiğini söyledi. müdür meşgul olduğu için, biraz bekledim. bu ara hep kapıcı konuştu, sonra müdürü gördüm, beni bürosunda kabul etti. ufak tefek bir ihtiyardı, göğsünde lejyon donör nişanı vardı. pırıl pırıl gözlerini bana dikti. sonra elimi sıktı, uzun süre bırakmadı. öyle ki nasıl çekeceğimi bilemiyordum. bir dosya karıştırdı, sonra bana, "madam meursault buraya üç yıl önce girdi. sizden başka bakacak kimsesi yoktu," dedi. beni suçlu buluyor sandım, durumu anlatmaya başladım. ama sözümü kesti, "kendinizi haklı çıkarmanıza gerek yok yavrum. annenizin dosyasını okudum. gereksinimlerini karşılayamıyormuşsunuz. ona göz kulak olacak biri gerekliydi. sizin ücretinizse azmış. hem aslını ararsanız, o burada daha mutluydu," dedi. ben de, "evet müdür bey," diye karşılık verdim. "hem burada kendi yaşıtları, arkadaşları vardı. onlarla bir başka zamana ait mutlulukları paylaşabiliyordu. siz gençsiniz. yanınızda canı sıkılırdı herhalde," diye kekeledi. doğruydu. anam evdeyken, vaktini beni sessiz sessiz seyretmekle geçirirdi. yurda girdiği ilk günlerde sık sık ağlarmış. ama sırf alışkanlık yüzünden. birkaç ay sonra yurttan alınsaydı, yine ağlayacaktı. yine alışkanlık yüzünden tabii. son yıl yurda hemen hiç gitmedimse, biraz da bu yüzden gitmedim. hem sonra, bu bütün bir pazarımı alıyordu. otobüse kadar gitmek, bilet almak ve iki saatlik yollara düşmek zahmeti de caba. müdür daha başka şeyler de söyledi. ama, artık onu hemen hemen dinlemiyordum. sonra: "herhalde annenizi görmek istersiniz, sanırım?" dedi. hiçbir şey demeden ayağa kalktım. önümden kapıya doğru yürüdü. merdivenlerde, "ötekilerin yürekleri kalkmasın diye, kendisini bizim küçük morga taşıttık. yurttakilerden biri öldü mü, ötekilerin birkaç gün siniri bozuluyor. bu da işimizi güçleştiriyor," dedi. bir avludan geçtik. birçok ihtiyar ufak ufak kümeler halinde toplanmış, çene çalıyorlardı. biz geçerken sustular. arkamızdan konuşmalar yine başladı. sanki, boğuk bir papağan gürültüsüydü bu. müdür, küçük bir kapının önünde, "sizi bırakıyorum bay meursault. büromda emrinize amadeyim. cenaze usulen, sabahın onunda kalkacak. böylece, geceyi merhumenin başında geçirebilirsiniz diye düşündük. son bir söz daha: anneniz sanırım, dinsel törenle gömülmek istediğini arkadaşlarına sık sık söylermiş. gereken şeyleri yapmayı üzerime aldım. yalnız, haberiniz olsun istiyordum," dedi. kendisine teşekkür ettim. anacığım, dinsiz olmamakla birlikte, sağlığında hiç de dini aklına getirmiş değildi. içeri girdim. burası beyaz badanalı, üstü camla örtülü, çok ışıklı bir salondu, içinde eşya olarak yalnız iskemleler ve x biçiminde sehpalar vardı. ortada iki tanesinin üstünde kapağı kapalı bir tabut duruyordu. ceviz rengine boyanmış tahtaların üstünde yalnız yarı çakılmış parlak vidalar göze çarpıyordu. tabutun yanında beyaz kaputlu arap bir hastabakıcı duruyordu. başında parlak renkli bir başörtü vardı. bu sırada kapıcı arka taraftan içeriye girdi. koşmuş olmalıydı. biraz kekeledi: "tabutu kapamışlar, ama ananızı görmek isterseniz açayım," dedi. tabuta yaklaşırken durdurdum. "istemiyor musunuz?" dedi. "hayır," diye karşılık verdim. lafı uzatmadı. sıkıldım, çünkü bunu söylememeliydim, diye düşündüm. az sonra bana baktı, sanki öğrenmek istiyormuş gibi, başıma kakmadan: "niçin?" diye sordu. "bilmiyorum," diye karşılık verdim. o zaman beyaz bıyığını bükerek, yüzüme bakmadan: "anlıyorum," dedi. açık mavi güzel gözleri ve hafif kırmızı bir teni vardı. bana bir iskemle verdi, kendisi de biraz arkamda oturdu. tabutun yanındaki hastabakıcı kalktı, kapıya doğru yürüdü. o sırada kapıcı: "frengisi var," dedi. pek kavrayamadım, hastabakıcı kadına baktım; gözlerinin altından doğru başına dolanmış bir sargı vardı. sargı burnunun hizasına doğru düzdü. yüzünde sargının beyazlığından başka bir şey görünmüyordu.

25
akşam, marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek  isteyip  istemediğimi  sordu.  "bence  bir,  ama istersen  evleniriz,"  dedim.  o  zaman,  kendisini  sevip sevmediğimi  öğrenmek  istedi.  bir  başka  zaman  da söylediğim gibi, "bunun bir anlamı yok, ama herhalde sevmiyorumdur," diye karşılık verdim. "öyleyse niçin benimle evleneceksin?" diye sordu. bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim.  zaten isteyen  kendisiydi,  ben  sadece  evet  demekle yetiniyordum. o zaman, marie, "evlilik ciddi bir şeydir," dedi. ben de, "değildir," diye karşılık verdim. bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. sonra yine konuştu, "aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu  öğrenmek  istiyorum,"  dedi.  "elbette  ederdim," dedim. o zaman, "ben seni seviyor muyum acaba?" diye sordu.  ben de,  "bu  konuda  hiç  düşünmedim,"  diye karşılık verdim. yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret  de  edebileceğini  mırıldandı.  bunlara ekleyeceğim  bir  sözüm  olmadığı  için  susuyordum. gülümseyerek  kolumu  tuttu,  "seninle  evlenmek istiyorum," dedi. ben de, "ne zaman istersen evleniriz," dedim. o zaman marie'ye patronumun önerisinden söz açtım. marie, "paris'i öyle görmek istiyorum ki!" dedi. bir zamanlar paris'te yaşadığımı söyleyince, oranın nasıl bir yer olduğunu sordu. "pis bir yer. güvercinler var, kara kara avlular var. insanların tenleri de bembeyaz," dedim. sonra yürüdük, kentin büyük caddelerinde dolaştık. "kadınlar güzeldi. dikkat ettin mi?" diye sordum. "evet hakkın var," diye karşılık verdi. bir zaman hiç ağzımızı açmadık.  "ama,  yanımda  kalmanı  istiyorum,  akşam yemeğini celeste'lerin lokantada yeriz," dedim. "çok iyi olurdu,  ama  işim  var,"  dedi.  benim  evin yakınlarındaydık.  ona  "hoşça  kal,"  dedim.  yüzüme bakarak, "ne işim olduğunu bilmek istemez misin?" diye sordu. elbette ki bilmek isterdim, ama sormak aklıma gelmemişti. alınır gibi olmuştu. şaşkın halime bakıp yine güldü, dudaklarını uzatmak için bütün vücuduyla bana doğru atıldı.

40
bir gün gardiyan bana, ‘beş aydır buradasın’ deyince sözüne inandım, ama bunu aklım almadı. benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gündü ve ben aynı işi yapıp duruyordum. o gün gardiyan gittikten sonra yemek kabımda yüzümü seyrettim. bana öyle geldi ki, gülümsemeye çalıştığım halde, görüntüm ciddi duruyordu. kabı oynattım. yeniden gülümsedim, ama görüntüm hep o aynı ciddi, o aynı üzgün halini bırakmadı. gün sona eriyordu. vakit, cezaevinin bütün kanatlarından, akşam gürültülerinin büyük bir sessizlik alayı halinde yükseldiği, sözünü etmek istediğim o adsız saatti. tepe penceresine yaklaştım, günün son ışığında bir kez daha görüntüme baktım. yine ciddiydi. bunda şaşılacak ne vardı! o anda ben de öyleydim. ama aynı zamanda, aylardır, ilk kez kendi sesimi açık açık duydum. bu ses ne zamandır kulaklarımda çınlayan sese benziyordu. o vakit anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendimle konuşmuşum. şimdi de olsa, yirmi yıl sonra da olsa yine bendim ölecek olan. şu anda beni bu düşüncemde biraz üzen şey, yirmi yıl daha yaşamayı düşünürken, yüreğimin korkunç derecede hoplamasıydı. ama onu bastırmak için yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığı zaman, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmek yetiyordu. değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi. o halde (işin asıl güç yanı bu ‘o halde’ sözcüğünün ifade ettiği anlamı gözden kaçırmamaktı), evet o halde af dilekçemin kabul edilmemesine boyun eğmeliydim. aslında, insanların eninde sonunda alışamayacağı hiçbir düşünce yoktur.

57 (final)
"korkma!" dedi. kendisine, "siz papazlar genellikle bir başka zamanda gelirsiniz," dedim. bunun tamamen bir dost  ziyareti  olduğunu,  af  dilekçemle  bir  ilişiği olmadığını,  zaten  sonucun  üstünde  hiçbir  bilgisi olmadığını  söyledi.  yatağın  üzerine  oturdu  ve  beni yanına çağırdı. gitmedim. hali tavrı çok yumuşaktı. kolları  dizlerine  dayalı,  başı  önüne  eğik,  bir  an ellerine baka baka oturduğu yerde kaldı. elleri ince ve kaslıydı, iki çevik hayvancığı andırıyordu. onları, ağır ağır, birbirine sürttü. sonra başı hep önüne eğik öylesine uzun  bir  zaman  o  durumda  kaldı  ki,  bir  an  onu unutmuşum gibi geldi bana. ama sonra birden başını kaldırdı, dimdik yüzüme baktı: "niçin sizi görmemi istemiyorsunuz?" diye sordu. "tanrıya inanmıyorum da ondan," diye karşılık verdim. inanmadığıma emin olmadığımı öğrenmek istedi. "bunu kendi kendime sormam bile!" diye karşılık verdim: çünkü bu bana önemsiz bir sorun gibi görünüyordu. o zaman kendini  arkaya doğru  bıraktı,  sırtını  duvara  dayadı. ellerini açarak dizlerinin üzerine koydu. hemen hemen bana söylemiyormuş gibi: "insan bazen kendini bundan emin sanır, ama gerçekte hiç de değildir," dedi. ben ağzımı açmıyordum.  yüzüme  baktı  ve,  "ne  dersiniz buna?" diye sordu. "olabilir," diye karşılık verdim. belki beni gerçekten ilgilendiren şeyin ne olduğundan emin değildim, ama ilgilendirmeyenden tamamıyla emindim. aksi gibi,  papazın  söyledikleri  beni  ilgilendirmeyen şeylerdendi. papaz gözlerini benden ayırdı ve duruşunu değiştirmeden, "sakın fazla umutsuzluktan böyle konuşmuş olmayasınız?"  diye  sordu.  ona  umutsuz olmadığımı anlattım. "yalnız korkuyorum, bu da doğaldır," dedim.  "öyleyse,  tanrı  size  yardım  edecektir, sizin durumunuzda birçok kimseler tanıdım. hepsi de yüzünü ona döndü," dedi. "olabilir, bu onların hakkıdır," diye karşılık  verdim.  "aynı  zamanda  bu,  böyle  şeylere vakitleri olduğunu gösterir. bana gelince, bana yardım edilmesini istemiyorum. çünkü beni ilgilendirmeyecek bir şeyle ilgilenecek kadar vaktim yok." bu sırada  papazın  elleri  sinirli  sinirli  kımıldadı. oturduğu yerden doğruldu ve cüppesinin kıvrımlarını düzeltti, sonra, "dostum," diye seslendi. böyle demesi ölüme hükümlü olduğum için değilmiş; ona göre, bizler, yani hepimiz  ölüme  hükümlüymüşüz.  burada  sözünü keserek bunun aynı şey olmadığını, hem olsa da bunun hiçbir  biçimde  bir  avunma  yerine  geçemeyeceğini söyledim. "orası öyle," dedi, "ama yakında ölmeseniz bile daha sonra öleceksiniz. o zaman da aynı soruyla karşı karşıya kalacaksınız. bu korkunç deneyime nasıl girişeceksiniz?"  diye  sordu.  "şimdi  bu  anda  nasıl girişiyorsam o zaman da öyle girişirim," dedim. bu söz üzerine ayağa kalktı ve gözlerimin ta içine baktı. bu, benim pek iyi bildiğim bir oyundu. gönlümü eğlendirmek için, sık sık, emmanuel'in ya da celeste'in yüzlerine böyle bakardım da, dayanamaz gözlerini kaçın kaçırıverirlerdi. papazın da bu oyunu iyi bildiğini hemen fark  ediverdim.  gözleri  hiç  titremiyordu.  "hiç  mi umudunuz  yok,  ölüp  bütün  bütün  yok  olacağınız düşüncesiyle mi yaşıyorsunuz?" diye sorduğu zaman sesi de titremedi. bu sorusuna, "evet," diye karşılık verdim. bunun üzerine başını önüne eğdi ve yine oturdu. "size acıyorum," dedi. ona göre, bu, bir insan için dayanılması olanaksız bir şeydi. bense yalnız canımı sıkmaya başladığını hissettim. dönüp tavan penceresine doğru yürüdüm. omzumu duvara dayadım. dediklerini pek dinlemiyordum. yine soru sormaya başladığını fark ettim.  sesinde  kaygılı  ve  aceleci  bir  tavır  vardı. heyecanlı olduğunu sezdim ve sözlerine kulak verdim. af dilekçemin kabul edileceğinden emin olduğunu, ama içimde taşıdığım bir günahın yükünden kurtulmam gerektiğini söylüyordu. ona göre, insanların adaleti hiçbir şey,  tanrınınkiyse,  her  şeydi.  "beni  mahkûm  eden, insanların adaletidir," dedim. "ama," diye karşılık verdi, "yine  de  günahınızı  temizleyememiştir."  bana  yalnız suçlu olduğumu öğretmişlerdi. evet, suçluydum. suçumu ödüyordum. benden başka bir şey isteyemezlerdi. bu sözlerim  üzerine  yine ayağa  kalktı.  düşündüm ki  bu daracık hücrede kımıldamak istedikçe ya oturacaktı ya da kalkacaktı. ikisinin ortası yoktu. gözlerimi yere dikmiştim. bana doğru bir adım attı, sonra ilerlemeyi göze alamıyormuş gibi, olduğu yerde durdu.  demir parmaklıklar  arasından  gökyüzüne bakıyordu. "yanılıyorsunuz evladım," dedi. "sizden daha başka şeyler isteyebilirler. belki isteyeceklerdir de." "ne isteyebilirler  ki?"  "görmenizi  isteyebilirler."  "neyi görmeyi?" papaz çevresine göz gezdirdi ve bana yorgun gelen bir sesle, "biliyorum, bütün bu taş duvarlardan ter gibi acı sızmaktadır. onlara hiçbir zaman yüreğim sızlamadan bakamamışımdır. ama, bütün varlığımla biliyorum ki, sizin  gibilerin  en  zavallıları  bile  bu  taş  duvarların karanlığından tanrısal bir çehre çıktığını görmüşlerdir. işte, sizden bu çehreyi görmenizi istiyorum," dedi. biraz  canlandım.  "aylar  var  bu  duvarlara  bakıp duruyorum," dedim, "ama orada ne tanıdık bir şey, ne de bir çehre gördüm. orada belki çok önceleri bir çehre arayıp durdumdu.  ama  bu  çehrede  güneşin  rengi, isteklerin  alevi  vardı:  bu  marie'nin  çehresiydi.  onu boşuna aradım. şimdi, her şey bitmiştir. herhalde, bu taş duvarların terinden hiçbir şey sızdığını görmemiştim." papaz yüzüme biraz acı acı baktı. şimdi sırtımı iyice duvara vermiştim. günün ışığı alnıma akıyordu. papaz pek iyi duyamadığım birşeyler söyledi, sonra acele acele, "bari sizi kucaklayabilir miyim?" diye sordu. "hayır," diye karşılık verdim. geriye döndü ve duvara doğru yürüdü, elini taşların üzerinde hafif hafif gezdirerek, "bu dünyayı bu derece mi seviyorsunuz?" diye mırıldandı. hiç sesimi çıkarmadım. uzun bir zaman sırtı bana dönük olarak durdu. onun varlığı  bana  batıyor,  canımı  sıkıyordu.  tam,  "artık gidin!" diyecektim, birden döndü ve sanki parlarcasına "hayır,  size  inanamam.  eminim,  bir  başka  dünyaya susadığınız olmuştur," dedi. "elbette," dedim, "ama bu, zengin olmayı dilemekten, çabuk yüzmeyi, güzel ağızlı olmayı  dilemekten  daha önemli  değildir.  hepsi  aynı kapıya çıkar." ama papaz sözümü kesti ve bu başka hayattan  ne  anladığımı öğrenmek  istedi.  "bana bugünkünü anımsatacak bir hayat!" diye bağırdım. ve hemen ardından, "artık bu şeylerden bıktım," dedim. bana  hâlâ  tanrıdan  söz  etmek  istiyordu.  ona  doğru ilerledim ve son kez olarak, pek az vaktim kaldığını anlatmaya çalıştım. bu nu  da  tanrı  sözüyle  harcamak  niyetinde  değildim. kendisine niçin,  "pederim,"  demediğimi,  "efendim," diye seslendiğimi sorarak konuyu değiştirmeye çalıştı. bu soru sinirime dokundu: "pederim değilsiniz de ondan. “siz de ötekilerden yanaşınız," dedim. "hayır evladım," dedi, "ben senden yanayım. ama sen bunu anlayamazsın, çünkü yüreğin her şeye kapalı. senin için dua edeceğim." o zaman, bilmiyorum niçin, içimde birşeyler deşiliverdi.  avazım  çıktığı  kadar  bağırmaya  başladım, hakaret ettim,  duasını  istemediğimi,  yok  olmaktansa yanmanın  daha  iyi  olduğunu  söyledim.  cüppesinin yakasına yapışmıştım, içimin, sevinç ve öfkeyle karışık bütün taşkınlıklarını üzerine boşaltıyordum. ne kadar da dediklerinden güvenli görünüyordu değil mi? oysa onun güvendiği şeylerden hiçbiri bir kadın saçının bir tek teline bile değmezdi. yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. bense ellerim bomboş bir adam olarak  görünüyordum,  ama  kendimden  emindim,  her şeyden  emindim,  hem  ondan  çok  daha emindim. yaşadığımdan  emindim  ve  gelmekte  olan  ölümden emindim. evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. daha önce de, bu anda da haklı olan bendim  ve  her  zaman  da  haklı  olmuştum.  şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. şunu yapmış, bunu yapmamıştım.  filan  şeyi  yapmadımsa,  falan  şeyi yapmıştım. peki, sonra? sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı  çıkarmak  için  bu  dakikayı,  şu  şafak  vaktini beklemiştim. hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. o da biliyordu. geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı  benim?  başkasının  tanrısından  bana neydi?  başkalarının  seçtiği, kabullendiği  hayattan, yazgıdan bana neydi? değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana "kardeşim," diyen bir sürü  ayrıcalıklıyı  seçecekti!  anlıyor  muydu  acaba, anlıyor  muydu  ki  herkes ayrıcalıklıydı.  zaten  yalnız ayrıcalıklar  vardı.  ötekileri  de  bir  gün  mahkûm edeceklerdi.  kendisi  de yargıyı  yiyecekti.  adam öldürmekle suçlandırılıp anasının cenazesinde ağlamadı diye  idam  edilseydi  ne önemi  olurdu  bunun.  bence salamano'nun köpeği de karısı kadar değerliydi. o ufak tefek otomat kadın da, masson'un evlendiği parisli kadın kadar,  ya  da  benimle  evlenmek  isteyen  marie  kadar suçluydu. raymond,  celeste  kadar  dostum  olmuş, celeste,  raymond'dan  daha  değerliymiş,  değilmiş  ne önemi vardı?  marie,  bugün  dudaklarını  bir  başka meursault'ya  verdiyse,  bundan  ne  çıkardı?  anlıyor muydu ki, bu hükümlü... geleceğimin ta derinlerinden... bütün  bunları  bağıra  bağıra  söylerken  neredeyse tıkanıyordum.  ama,  papazı  elimden  kurtarmışlardı çoktan. gardiyanlar bana gözdağı veriyorlardı. ama, o, serinletiyordu. bu mahmur yazın o olağanüstü erinci, yükselen bir deniz gibi içime doluyordu. o anda, gecenin sınırında, vapur düdükleri ötmeye başladı. bunlar, artık hiç  umurumda  olmayan  bir  dünyaya  giden vapurları haber veriyordu. ne zamandır, ilk kez olarak, anacığımı düşündüm.  hayatının  sonlarında  niçin  bir  'nişanlı' edinmişti, niçin hayata yeniden başlıyormuş gibi oyunlara girişmişti,  anlar  gibi  oluyordum.  orada,  orada  da birtakım ömürlerin sona erdiği bu ihtiyarlar yurdunun çevresinde de akşamlar, hüzünlü bir savaş aralığı gibiydi. anacığım, ölümün eşiğinde, kendini orada serbest ve her şeyi  yeni  baştan  yaşamaya  hazır  hissetmiş olmalıydı. kimsenin,  kimseciklerin  onun  arkasından  ağlamaya hakkı  yoktu.  ben  de  her  şeyi  yeni  baştan yaşamaya kendimi  hazır  hissettim.  sanki  bu  büyük  öfke  beni kötülüklerden arındırmış, umuttan kurtarmıştı, işaretler ve yıldızlarla yüklü olan bu gecede, kendimi ilk kez olarak,  dünyanın  tatlı  kayıtsızlığına açıyordum.  dünyayı kendime bu kadar eş, bu kadar kardeş bulunca, anladım ki, eskiden mutluluğa ermişim. hatta hâlâ da mutluydum. her şey tamam olsun, kendimi pek yalnız hissetmeyeyim diye, benim için artık, idam günümde bir sürü seyirci bulunmasını ve beni nefret çığlıklarıyla karşılamalarını dilemekten başka bir şey kalmıyordu.

20 Aralık 2013 Cuma

başkaldıran insan / albert camus



bir tutku cinayetleri vardır, bir de mantık cinayetleri. aralarındaki sınır belirsizdir. ama ceza yasası, oldukça elverişli bir biçimde, kasıt kavramıyla ayırır bunları birbirinden. kasıt ve kusursuz cinayetler çağında yaşıyoruz. canilerimiz aşk özürüne sığınan o umarsız çocuklar değil artık. tam tersine, olgunluk çağlarında, suçsuzluk kanıtları da yadsınmaz türden: her şeye hatta katili yargıç bile yarayabilen bir felsefe.

faşizm hor görüdür,buna karşılık horgörünün her türü politikaya girdimi faşizmi hazırlar ya da kurar. faşizmin kendi kendini yadsımadıkça, başka bir şey olamayacagınıda eklemek gerekir.

devlet "aygıtla" yani fetih ve baskı mekanizmalarının bütünüyle özdeşleşir. yurt içine yönelen fethin adı probaganda yada baskıdır, dışarıya dogru yöneltilince orduyu yaratır. böylece bütün sorunlar birer askerlik sorunu durumuna getirilmiş, güç ve etki terimleriyle kurulmuştur. politikayıda yönetimin temel sorunlarınıda başkomutan kararlaştırır.strateji konusunda yadsınamaz olan bu ilke sivil yaşamda da genelleştirlmiştir. tek önder, tek halk,tek efendi milyonlarca köle demektir. bütün toplumlarda özgürlügün güvencesi olan ara kurumların yerlerini ya sessiz yada(aynı şey) "slogan"lar haykıran kalabalıklar üzerinde egemen olan çizmeli bir "yehuda"ya bırakır.önder ile halk arasına bir uzlaşma yada aracılık örgütü degil,"aygıt" yani baskı aracı olan parti yerleştirilir. böylece bu düşük gizemciligin ilk ve tek ilkesi, yoksayıcılık dünyasına bir putatapıcılık ve bayagı bir kutsallık getiren "führerprenzip" dogar.


çünkü yaşamak kendi başına bir değer yargısıdır. soluk almak yargılamaktır.

öyleyse birey tek başına, savunmak istediği değerin kendisi değildir. bu değeri oluşturmak için, en azından bütün insanlar gerekir. başkaldırıda, insan başkasında kendini aşar.

insanlar herkeste herkesçe benimsenen, ortak bir değere dayanamıyorlarsa, insan için insan anlaşılmaz kalıyor demektir.

insanlık koşulu genelleştirilmiş ölüm cezasıyla tanımlanırsa, başkaldırı, bir bakıma, onunla çağdaştır.

köle adalet istemekle başlar, krallık istemekle bitirir işi.

doğaya başkaldırmak kendi kendimize başkaldırmakla birdi. başını duvarlara vurmaktır. o zaman tutarlı olan biricik başkaldırı intihardır.

ruh, zindanda, boyun eğiş aktöresi olmayacak bir aktöre kuracak ölçüde güçlüyse, bir buyuruculuk aktöresi kurar çoğu zaman.

yok etme serbestliği yok edenin de yok olabilmesini içerir.

ölüme ve haksızlığa duyulan kin, kötülüğü öldürmeyiuygulamaya almasa bile savunmaya götürür insanı.

başkaldıran insan, kendini suçsuz bulduğundan, kötülükle savaşmak için iyilikten vazgeöer ve kötülüğü yeniden yaratır.

yalnız çığlık yaşatır insanı; coşku gerçek yerini tutar.

her şey kımıldar, hiçliğe koşar, ama alçalmış kişi dayatır ve hiç değilse gururu ayakta tutar.

birey, yaratık olarak, yaratıcıya karşıt olamaz.

gerçek acımanın acısını çeken kişi için kurtuluş yoktur.

insan, var olmak için, “yapmaya” karar vermelidir.

devrimci olmak için inanılacak hiçbir şey yokken, hâlâ bir şeylere inanmak gerekir.

ayaklanan insan bencillikleri ancak kendi bencilliği birleştirdiği ölçüde, birleştiği sürece uyuşacaktır öteki insanlarla. tek varlığı olan var olma istediğini yatıştıracaktır yalnızlıktadır gerçek.

insan kendisini boğan düğümler arasında ölmek istemiyorsa, onu bir vuruşta kesip atması, kendi değerini kendi yaratması gerçektir.

dünya çarkı durup da insan var olana evet dediği zaman, öğleye ermiş özgürlük vardır. ama varolan oluşur.

başkaldırmış şiir, on dokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başında bu iki uç; yazın ve güç sistemi, usdışı ve ussal, umutsuz düş ve dizginsiz eylem arasında gidip gelmiştir hep.

adaletsizliği adaleti yerleştirerek düzeltemeyince, hiç değilse en sonunda yok oluşla birleşen, daha geniş bir adaletsizlik için içinde boğmayı yeğ tutar insan.

kendi kendimizden nefret etmemiz için, suçsuz olduğumuzu bildirmemiz gerekirdi, bu da yalnız kişi için olanaksız bir gözü pekliktir; kendi kendini tanıması bunu engeller.

her deha aynı zamanda hem benzersiz, hem de bayağıdır.